Showing posts with label Anayasa. Show all posts
Showing posts with label Anayasa. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Soykırım kararları niye zarar versin?

ERİVAN - Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan, Türkiye'nin Ermeni tasarılarının Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi ve İsveç Parlamentosu'nda kabul edilmesine gösterdiği tepkiyi eleştirdi.
Nalbandyan, Türkiye'yi normalleşme sürecini engellemeye çalışmakla suçladı.
Berlin'de konuşan Nalbandyan, Ankara'nın "Bu yaklaşım normalleşme sürecine zarar verir" görüşünü "temelsiz bir iddia" olarak nitelendirdi.
Ermenistan Dışişleri Bakanı, Ankara'nın normalleşme sürecini engellemek için bütün gücüyle çalıştığını öne sürdü.
Nalbandyan, Ermenistan Anayasa Mahkemesi'nin Türkiye'yi rahatsız eden gerekçeli kararını da savundu, "Bazı ifadelerde Anayasa ve bağımsızlık bildirisine atıfta bulunulmuştur. Bunların değiştirileceğini mi düşünüyorsunuz?" dedi.
İLGİLİ HABER
İsveç de 'soykırım' dedi ABD'de soykırım tasarısına 'evet'
'Soykırım kararları niye zarar versin?'

Wednesday, February 17, 2010

"Anayasaya aykırı"

AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, HSYK'nın, Erzurum özel yetkili savcılarla ilgili verdiği kararla, yargı görevi yapanları etkilediğini belirterek, ''Böyle bir karardan sonra bütün tayin ve terfisi, meslekten uzaklaştırılması HSYK kararına bağlı olan hangi savcı ve hakim, hangi cesaretle, neye dayanarak bu soruşturmayı yürütecek, kovuşturma olduğunda karar oluşturacak?'' dedi.



Bozdağ, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in tutuklanması ve daha sonra HSYK'nın Erzurum'daki özel yetkili savcıların yetkisini kaldırmasıyla ilgili olarak gazetecilerin sorularını yanıtladı. Hukuk devleti adına üzgün olduğunu belirten Bozdağ, ''Çünkü bugün hukuk devleti ilkesini en üst seviyede korumakla görevli ve yetkili olanların, maalesef hukuk devleti ilkesini nasıl ihlal ettiklerini, nasıl çiğnediklerini, yasaları nasıl eğip büktüklerine şahit olduk. Çok üzüldüm. Çünkü herkes bir yerden bakıyor'' dedi.



CMK'nın 250 ve 251. maddeleri kapsamında devam eden bir soruşturma bulunduğuna işaret eden Bozdağ, şöyle konuştu:



''CMK'nın 251. maddesinin birinci fıkrası çok açık; '250. madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, HSYK tarafından bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu suçlar, görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet Başsavcılığınca 250. madde kapsamındaki suçlara bakan ağır ceza mahkemelerinden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.'



Erzurum'da gündemdeki soruşturmayı yürüten savcılığın yetkisi yine HSYK tarafından verilmiş. Burada yürütülen suçlar da katalog suçlarla ilgili... Bunu özel yetkili cumhuriyet savcısı yürütür. Üçüncü fıkrada bir hüküm var; 'birinci suçlarda belirtilen suçları işleyenler, sıfat ve memuriyeti ne olursa olsun, bu kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim halinde Askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.' Soruşturma ile kovuşturmayı yasa ayırıyor. Soruşturma sırasında hakim olsun, savcı olsun ya da herhangi bir sıfatı taşıyan kişi olsun, 250. madde kapsamında yer alan katalog suçlardan herhangi birine dair hakkında herhangi bir soruşturma başlatıldığı zaman, o soruşturma diğerleri gibi yürütülür. Bu noktada bir ayrım yok. Şu anda orada devam eden bir soruşturma var, başlamış bir yargılama yok. Soruşturma devam edip bitti, eğer soruşturmayı yürüten savcılar, dava açma gereği duydu ve davayı açtığında, o zaman yargılamayı özel yetkili ağır ceza mahkemesi değil de Yargıtay veya başka yer yargılayacaksa orası yargılar. Çok açık bu hükümler. Ama bütün bunlara rağmen tartışılması mümkün olmayan hükümleri tartışmaya açarak, başka kanunlarla irtibatlandırarak hukuk adına bir çarpıtma var.''



''YARGI GÖREVİ YAPANLARI ETKİLEMEYE TEŞEBBÜS, SUÇUDUR''



HSY'nın kararının yargı bağımsızlığına açık bir müdahale olduğunu savunan Bozdağ, şöyle konuştu:

''Hukuk devleti ilkesinin, hakim ve savcı teminatının açık bir ihlalidir. Çünkü HSYK'nın esas varlık nedenlerinden biri, yargı bağımsızlığı ve yargı görevi yapanların teminatını korumak ve kollamaktır. Ama şimdi bu kararla beraber HSYK, yargı görevi yapanları etkilemiştir. Adli yargıyı etkilemeye teşebbüs etmiştir. Böyle bir karardan sonra bütün tayin ve terfisi, meslekten uzaklaştırılması, HSYK'nın kararına bağlı olan hangi savcı ve hakim, hangi cesaretle, neye dayanarak bu soruşturmayı yürütecek veya kovuşturma olduğunda karar oluşturacak? Bu resmen ve alenen, devam eden soruşturmaya açık bir müdahaledir, adli yargılamayı etkilemeye açık bir teşebbüs suçudur. Yargı görevi yapanları etkilemeye açık bir teşebbüs suçudur. HSYK gibi yargı görevi yapanların üzerinde her türlü tasarruf yetkisine sahip bir kurulun yapmış olması, bunun vahametini ortaya koyan bir başka yaklaşımdır. Bu nedenle kabul edilemez bir davranış olarak görüyorum.''



''YARGIDAKİ SİYASALLAŞMA İKTİDARIN MÜDAHALESİ DEĞİL''



Bozdağ, Türkiye'de yargıya siyasal iktidarın veya iktidarların müdahale etme ve tasarrufta bulunma imkanı olmadığını belirterek, ''Çünkü yargıyla ilgili tasarruflar, HSYK'da nihai söz olarak söyleniyor. Şimdi devam eden bir soruşturma var. İktidar, bir savcıyı, hakimi görevden alabilir mi, görev yerini değiştirebilir mi? Onların üzerinde böyle bir tasarrufu yok. Bu tasarruf, HSYK'ya ait. Şu anda yargıda bir siyasallaşma olduğu açık. Bu siyasallaşma siyasi iktidarların müdahalesinden değil'' görüşünü ifade etti.

Bozdağ, şunları kaydetti:



''Düşünün Yargıtay Başkanı, yargının en tepesindeki kişi olarak, 'yandaş yargı' ifadesini kullanabilme yaklaşımını gösterebiliyor. Devam eden bir takım soruşturma ve davalar temyiz edildiğinde, Yargıtay'a gelecek. Yargıtay Başkanı, eğer 'yandaş yargıdan', şundan, bundan bahsedebiliyorsa, o zaman orada durup düşünmek lazım. Türkiye'de ne oluyor, yargı kendi içinde ne yapıyor? Bu kararlara bakıldığında insan ürperiyor. Hukuk devleti ve Türk demokrasisi adına, işin doğrusu bu yaşananlardan hicap duyuyorum. Olabilir şeyler değil. Bugün eğer Türkiye'de hukuk devleti ilkesi tam anlamıyla hayata geçmiş olsaydı, ne HSYK toplanıp böyle bir karar alabilirdi, ne de Yargıtay Başkanı böyle bir açıklama yapabilirdi. Yargı bağımsız olmalı, amenna ve tarafsız olmalı. Yargı herkese karşı tarafsız, bağımsız olmalı. Ama kendi ideolojilerine, kendi dünya görüşlerine karşı da bağımsız ve tarafsız olmalı. Hukuku, Anayasayı uygulamalı ve hukukun üstünlüğü ilkesini asla zedelememeli. Zedelenmesine imkan verecek yorumlardan da kaçınmalıdır. Ama maalesef bu son olaylar, bizim adli tarihimizi yazanlar yazacaktır. Türkiye'de yargının nasıl hukuk devleti ilkesini, Anayasa ve hukuku ihlal etiğini tarih yazacaktır. Bunlar övünülecek işler değil. Hukukçu olarak hicap duyuyorum. Gelecekte de bunları yazanlar, çizenler bunu Türk adli tarihinin övünülecek sayfaları arasında değil, üzülünecek sayfaları arasında yer alacaktır. ''

"Anayasaya aykırı"

Erdoğan hukukçu vekillerle görüşüyor

HSYK'nın kararının ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Hukukçu Milletvekillerini toplantıya çağırdı.



Resmi Konut'ta partisinin hukukçu vekilleri ile HSYK'nın kararını değerlendirmek üzere bir araya gelen Başbakan Erdoğan, vekillerden önce de Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile görüşmüştü.



Resmi Konut'ta halen devam etmekte olan toplantıda, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Bakan Ergin, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya ve AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ da yer alıyor. Toplantıda, HSYK'nın kararı ile ilgili bir durum değerlendirmesinin yapıldığı öğrenildi.









Erdoğan hukukçu vekillerle görüşüyor

Hukukçular görev süresi için 5 de olur 7 de diyor

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresinin Anayasa'da yazıldığı gibi 5 yıl olduğunu ve "Ben seçildiğimde görev süresi 7 yıldı. O yüzden 7 yıl yaparım" diye diretilmesi halinde bunun rejim sorununa yol açacağı yönündeki ifadeleri Cumhurbaşkanı görev süresine ilişkin tartışma başlattı. Hukukçular ise her iki durumun da hukuka uygun olduğu görüşünde birleşiyor. Konuyu değerlendiren Anayasa Profesörü Ergun Özbudun, Cumhurbaşkanının seçimi ile ilgili "5+5" derken, Prof. Dr. Mümtaz Soysal ise Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi konusundaki anayasa değişikliğinin değiştirilmesi gerektiğini ifade ederek, 5+5'i savundu ve "Yanlış bir Anayasa değişikliğiydi. Artık konu siyasal konu haline geldi. Nedir, konunun özünde Tayyip Erdoğan mı olacak, yoksa Abdullah Gül mü devam ettirecek? Olay aslında bir parti içerisinde 2 kişinin çekişmesi eksenindedir" dedi. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden ise kamu hukukunda kazanılmış hakkın olamayacağını vurguladı ve süreci "Konu, Anayasa Mahkemesi'ne bir düzenleme olmadan da gitmez. Bana göre, 7 yıl daha çok tartışılır. Bu nedenle 5+5 daha uygundur. Çok tartışılacak bir konu" şeklinde yorumladı. Adalet eski Bakanı Oltan Sungurlu da iki durumun da hukuken mümkün olacağını öne sürerek, "Olay artık tamamen siyasal. Akla yakın gelen 5+5'dir" dedi. ANKA

Hukukçular görev süresi için '5 de olur 7 de' diyor

Her şey anayasa kitabında belirtilmiş

CHP lideri Deniz Baykal, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "sıkıştıkça, foyası çıktıkça, gerçekler görüldükçe kendilerine hakaret ettiğini" savunarak, "Bunu yaparak gerçekleri örtmesine izin vermeyeceğiz. Başbakan'ın hakaretlerine bile değer vermiyorum. Kendisi acınacak halde" dedi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresinin 5 yıl olduğu görüşünü yineleyerek, bu konuda Fransa örneğinin yanlış olduğunu söyleyen Baykal, partisinin grup toplantısında şöyle dedi: "Her şey anayasada yazıyor. TBMM'nin görev süresi 4 Cumhurbaşkanının ise 5 yıldır. 'Fransa'da yeni Anayasa 5 yıla indirmiş ama Chirac 7 yıl yapmış' diyorlar. Orada, 'Bundan sonraki cumhurbaşkanının seçilmesinde geçerli olur' deniyor. Bizde böyle bir madde yok." Baykal Habur tartışması ile ilgili de şöyle dedi: "Diyarbakır'da yargılanmakta olan Hatip Dicle, 'Habur sınırı kapısına PKK'lı kadrolar gelmeden önce bize İçişleri Bakanı 'Merak etmeyin biz mahkemeleri ayarladık' diye ifade verdi. Bu ifade mahkemede verilmiştir. İfadenin tutanağı elimde. (Erdoğan'ın Silivri ve İmralı örneklerine) Gelenler herhangi bir kaygı içinde gelmemişlerdir. Pazarlık sonucu oraya geldiler ve hepsi serbest bırakıldı. Oraya mahkeme taşındı. Silivri'de mahkeme kuruldu, İmralı'da yargılandı. Oraya tahliyeye gittiler. Yargılamaya değil. Biz bu konuda İçişleri Bakanı'nı hesap vermeye çağıracağız. Yarın, 'Hukukun ırzına geçilirken siz ne yaptınız' diye bize sorarlar." ANKARA

'Her şey anayasa kitabında belirtilmiş'

Görev süresi tartışma yarattı

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresinin Anayasa'da yazıldığı gibi 5 yıl olduğunu ve "Ben seçildiğimde görev süresi 7 yıldı. O yüzden 7 yıl yaparım" diye diretilmesi halinde bunun rejim sorununa yol açacağı yönündeki ifadeleri Cumhurbaşkanı görev süresine ilişkin tartışma başlattı.



Hukukçular ise her iki durumun da hukuka uygun olduğu görüşünde birleşiyor. Konuyu değerlendiren Anayasa Profesörü Ergun Özbudun, Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili "5+5" derken, Prof. Dr. Mümtaz Soysal ise Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi konusundaki Anayasa değişikliğinin değiştirmesi gerektiğini ifade ederek, 5+5'i savundu ve "Yanlış bir Anayasa değişikliğiydi. Artık konu siyasal konu haline geldi. Nedir, konunun özünde Tayyip Erdoğan mı olacak, yoksa Abdullah Gül mü devam ettirecek? Olay aslında bir parti içerisinde 2 kişinin çekişmesi eksenindedir" dedi. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden ise kamu hukukunda kazanılmış hakkın olamayacağını vurguladı ve süreci "Konu, Anayasa Mahkemesi'ne bir düzenleme olmadan da gitmez. Bana göre, 7 yıl daha çok tartışılır. Bu nedenle 5+5 daha uygundur. Çok tartışılacak bir konu" şeklinde yorumladı. Adalet eski Bakanı Oltan Sungurlu da iki durumun da hukuken mümkün olacağını öne sürerek, "Olay artık tamamen siyasal. Bu süreçte akla yakın gelen 5+5'dir" dedi. Baykal'ın açıklamasıyla yeniden gündeme gelen tartışmayla ilgili olarak hukukçuların ANKA'ya yaptığı açıklamalar şöyle:



ÖZBUDUN: GÖREV SÜRESİ 5 YIL



Prof. Dr. Ergun Özbudun: "Benim görüşüm, 5 yıl olması gerektiği yönünde. Kamusal statülerde mutabakat olmaz. Şuan yürürlükte olan kural 5 yıldır. Ona bağlı olarak iki kere seçilebilme imkanı da vardır. 5+5 formülü bence iyidir. TBMM görev süresi de halen 4 yıldır. Ben 5+5'i savunan hukukçular arasındayım. Bu konuda bir tereddüt var. Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin bir kanun yapılmaya çalışılıyor. Yapılması gerekli. Tabi teknik ayrıntıları belirtmek için. Belirtilmese de Anayasa gereği 5+5'tir. Ayrıca, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın "rejim krizi' açıklaması da bence biraz abartılıdır. Lüzumsuz Anayasal tartışma doğar. Biliyorsunuz, bu memlekette en ufak bir şey dahi büyüyor. Büyük bir sıkıntı yaşanıyor. Tartışmalara gerek yok Anayasa'nın hükmü açık. Daha da açıklığa kovuşturmak istiyorlarsa kanuna hüküm koysunlar. Bir boşlukta yok aslında. Ama bu lüzumsuz tartışmayı önlemek için ne gerekiyorsa yapılsın."



KAMU HUKUKUNDA KAZANILMIŞ HAK OLMAZ



Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı Yekta Güngör Özden: "Cumhurbaşkanı seçiminde 5+5 formülü mü uygulansın yoksa 7 yıl mı görevde kalsın? İkisinin de tartışılacak yerleri var. Ama en basiti, kamu hukukunda kazanılmış hak olmaz. Kazanılmış hak olmadığı için Anayasa değişikli olduğu anda hükmünü ifade eder. Tartışmaları sona erdirmek için, Anayasa değişikliği yapılırken bir madde konulsaydı iyi olurdu. Onu koymadılar. Karmaşa baştan yaratıldı. Süheyl Batum diyor ki "seçildiği zaman 7 yıldı. Ama Anayasa değişikliği ile 7 yıl ortadan kalkıyor. 5+5 oluyor' çok doğru. Özel hukukta kazanılmış hak vardır. Ama tekrarlıyorum. Kamu hukukunda kazanılmış hak yoktur. İkisi de tartışılır. Bunu ortadan kaldırmak için Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) kararı olmaz. Başbakan YSK'nın kararına karışamaz. Konu, Anayasa Mahkemesi'ne bir düzenleme olmadan da gitmez. Düzenlemeler belli bir süre içinde gitmesi lazım. Oda olmuyor. Değişiklik 2007'de yapıldı çünkü. Geçti. En iyisi yine bir Anayasa değişikliği gündeme getirildiği taktirdi bu konuya açıklık getirilmek olacaktır. Bana göre, 7 yıl daha çok tartışılır. Bu nedenle 5+5 daha uygundur. Çok tartışılacak bir konu."



BENCE 5+5 OLMASI GEREKİR



-Prof. Mümtaz Soysal: "Bence, 5+5 olması gerekir. Aslında sorun şurada yatıyor. Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi konusundaki Anayasa değişikliği değiştirilmeli. Çünkü Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek. Bu da büyük bir seçim kampanyasını beraberinde getirecek. Süreç, son derece siyasallaşmış olacak. Bizim sistemimizde Anayasa gereği, Cumhurbaşkanı bütün organların uyum içinde çalışmalarını sağlamakla yükümlüdür. Görevi budur. Türkiye'de böyle bir uyum kalmadı. Cumhurbaşkanı siyasal partiden geliyor. Refah Partisi'nden. Bu da göz önüne alınmalı. Cumhurbaşkanını doğrudan doğruya seçilecek bir seçim kampanyasında tarafsızlık kalmaz. Orada bir yanlışlık var. Süreçteki yanlışlığın toparlanması için bunun düzeltilmesi gerekir. Yanlış bir Anayasa değişikliğiydi. Artık konu siyasal konu haline geldi. Nedir, konunun özünde Tayyip Erdoğan mı olacak, yoksa Gül mü devam ettirecek? Olay aslında bir parti içerisinde 2 kişinin çekişmesi eksenindedir."



İKİNCİ KEZ SEÇİLMEYECEKSE 7 YIL



Adalet Eski Bakanı Mahmut Oltan Sungurlu: "Bugünkü Anayasamıza göre Cumhurbaşkanın yetkileri çok geniş. Bu yetkileri olan Cumhurbaşkanı'nı tabi ki halk seçmesi lazım. Ama parlamento seçerse de bu sefer yetkilerini kısıtlanması lazım. Olaya geniş bir çerçeveden bakmak gerekiyor. Tabi halk seçerse, sistem başkanlık sistemi olur. Halkın seçimi ile gelen Cumhurbaşkanı sisteme biraz daha müdahil olur. Başkanın geniş yetkileri vardır. Bir de Cumhurbaşkanı'na sorumluluk getirmek gerekir. Bunlar hukuki tarafı. Bir başka konuda 5+5 mi olsun yoksa 7 yıl mı olsun? Bu Anayasa değişikliği yapılırken, böyle bir ibare konması gerekiyordu. Bu değişiklik bundan sonraki Cumhurbaşkanları için geçerli mi geçerli değil mi? Diye. Geçici madde şartı. Bu Cumhurbaşkanı'nın ikinci kez seçilme durumunu düşünürsek, o zaman 5 yıldır seçim süreci. Yok, ikinci kez seçilemeyecekse o zaman da 7 yıl görevde kalmalı. Burada her 2 durum da hukuken mümkün. Artık olay tamamen siyasal. Bu süreçte akla yakın gelen 5+5'dir."
Görev süresi tartışma yarattı

Thursday, December 31, 2009

Dünya, Bosna ya dikkat etmeli


Bosna’daki savaşı bitiren Dayton Barış Sözleşmeleri’nin 14’üncü yıldönümü geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız geçti. Bosna Hersek’teki ABD-Avrupa Birliği (AB) diplomatik girişiminin çöküşü hakkında da çok konuşulmadı. Ancak işaretler Bosna’daki huzursuz barışın sona ermek üzere olduğunu gösteriyor.

İngiltere’nin gölge Dışişleri Bakanı William Hague, Afganistan, Irak gibi sıcak çatışmalar dolayısıyla Bosna’daki durumun son günlerde ihmal edildiğini ancak Avrupa’nın göbeğindeki bu tehlikenin ne Avrupa be de Washington tarafından göz ardı edilemeyeceğini belirtiyor.

Brüksel Balkanlar’da ciddi bir diplomasi sorunuyla karşı karşıya. Koordinasyona geçilmesi gereken çok fazla ülke var ancak bu ülkelerin sürece katkıda bulunma çabası çok zayıf. AB ödüllendirme ancak cezalandırmama politikalarının Bosna’da ve komşusu Sırbistan’da iç siyaseti değiştireceğini ve eninde sonunda siyasi işbirliğine yol açacağını umuyor. Bosna’nın AB üyeliğinden çok uzakta olmasına rağmen ABD’de bu yaklaşımı destekliyor.

DEVLET YERİNDE SAYIYOR
Ülke ekonomisi dış yardımlarla gelişti ancak devlet ne büyüdü ne de işlerlik kazandı. Bosnalı Sırplar, Dayton Anlaşmasıyla elde ettikleri otonomiyi fazla sömürdü. Ülkeyi bölünmüş, hükümeti işlevsiz ve ayrılma ümitlerini Canlı tutan taktikleri sürdüren Sırplara karşın Boşnak liderler de aynı şekilde sert davranabiliyor.

Bosna’da seçimlerin yaklaşmasıyla milliyetçilik her iki tarafta da yükselişe geçecek. Bugünlerde Bosnalı Hırvatların bile kendi devletlerini kurma ve Boşnaklardan ayrılma konusunu düşündüğü belirtiliyor.

Bosna’nın parçalanmasının sonuçlarının felaket boyutlarında olacağını ifade eden Hague, ülkenin bağımsız etnik devletçiklere bölünmesinin sadece etnik temizliği ödüllendirmeyeceğini aynı zamanda Avrupa’nın kalbinde terör ve suçun gelişmesine olanak sağlayacak bir kriz ortamı yaratacağını da belirtiyor ve uyarıyor:

“Bosna sorununu kendi kendini çözemez, AB’ye üyelik umutları da ülkeyi parçalanmanın eşiğinden geri çekmek için yeterli olamaz. Bunun yerine bölgedeki bütün ülkelerin birbirine bağlı olduğunun ve yalnızlığa terk edilmemeleri gerektiğinin farkına varmalıyız.”

NE YAPILMALI?
Hague, ABD’nin ve AB’nin bölgeye özel temsilciler atamasını böylece hem ortak bir mesaj verilmesini hem de sürecin ileriye taşınmasını öneriyor. Bosnalı liderleri de egemenliğin sorgulanamaz ve parçalanmanın düşünülemez olduğuna ikna etmek gerekiyor.

Diğer yandan AB yolunda hızlı adımlarla ilerleyen Sırbistan ve Karadağ’ın da AB’nin Bosna politikalarını desteklemesini sağlamak gerekiyor.

Güçlü bir uluslararası yaklaşımın tek bir amaca odaklanması gerekiyor: Bosna’daki merkezi hükümet AB ve Nato üyeliğinin getirdiği sorumlulukları üstlenebilecek kadar güçlü olmalı. Her Bosnalı lider de bu fikrin yanında ya da karşısında duracak kadar güçlü olmalı ve duruşunun sonuçlarına katlanabilmeli.

YÜKSEK TEMSİLCİLİĞE DESTEK
Uluslararası kamuoyu sadece ödülleri değil cezaları da kullanmaya hazır olmalı. Bosna devletini zayıflatan siyasetçilere karşı sert yaptırımlar uygulanmalı. Bosna Hersek’teki Yüksek Temsilcilik Anayasa reformu tamamlanmadan kapatılmamalı. Dahası ABD ve AB bu kuruma her türlü desteğini sunarak ülkede uluslararası camianın varlığını teyit etmeli.

Son olarak, Bosna’daki AB barış gücü askerlerinin görev süresi uzatılmalı, hatta ülkeye yeni askerler gönderilerek Sırpların ayrılmasına ve şiddete izin olmadığının altı çizilmeli.

Bugün en sonunda Radovan Karaciç, Bosna’da soykırım ve suçları işlediği iddiasıyla mahkemeye çıkarıldı. O ve benzerlerinin 1990’larda yaşanan Korkunç olayların hesabını vermeye çağrıldıkları bir dönemde, uluslararası camia ilgilenemeyecek kadar meşgul olduğu için Karaciç gibilerin planları gerçekleşirse bu çok büyük bir ironi olur.
Dünya, Bosna'ya dikkat etmeli

Financial Times- 31 Aralık


--Bankacılık sektörü liderleri ikramiyelerden alınan vergilere kızgın
İngiltere’nin bankacılık sektöründen isimler, hükümetin bankalar, çalışanlar ve bankacıların aldıkları ikramiyeler konusunda duygusal hareket ettiğini ve oldukça sorumsuz kararlar aldığını dile getiriyor.

--Sarkozy, karbon vergilerinde en iyisini yapmaya çalışıyor
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Anayasa mahkemesinin karbon vergilerinin yürürlüğe girmesinden iki gün önce kararı geçersiz kılmasının ardından, hükümetiyle birlikte vergiler konusunda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor.

--Rus devi Rusal’dan 2.6 milyar dolarlık halka arz
Rus milyarder Oleg Deripaska’nın kontrolündeki alüminyum şirketi UC Rusal, Hong Kong’da gelecek ay gerçekleştireceği halka arz ile 2.6 milyar dolar elde etmeyi planlıyor.
Financial Times- 31 Aralık

Açılım yasalarını hemen çıkaralım

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, partisinin yeni yıl için öncelikli gündemini, taş atan çocuklara ceza indirimi öngören tasarı başta olmak üzere Demokratik Açılım düzenlemeleri ile GDO ve Tam Gün tasarılarının yasalaşması olarak belirledi. Önceki gün yapılan Merkez Yürütme Kurulu’nda (MYK) taş atan çocuklara ilişkin değerlendirmelerini sunan Başbakan Erdoğan, “Bu düzenlemeyi hemen gerçekleştirelim” dedi. Erdoğan, demokratik açılım kapsamında üzerinde çalışılan İnsan Hakları Kurumu, Ayrımcılıkla Mücadele Kurulu, Bağımsız Kolluk Şikayeti Komisyonu ile BM’nin İşkenceyle Mücadele Protokülü’nün onaylanmasına dair tasarıların da yine yeni yılın ilk günlerinde Meclis’e sevk edilmesi talimatını verdi.İfade krizi de konuşulduDTP’lilerin ifade krizi de MYK’da gündeme geldi. “Bu konuda ne yapabilir, yapılabilecek bir şey var mı” diye soran Erdoğan’a hukukçu MYK üyeleri, “Yargısal işlem sürüyor. Anayasa değişikliği dışında bu aşamada yapılabilecek bir şey görünmüyor” bilgisini verdi. Erdoğan da, “O halde şu aşamada yapabilecek bir şey yok” dedi. İddialar çok abartıldı Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast iddialarının ardından TSK’nın kalbi olarak nitelenen Seferberlik Bölge Başkanlığı’na yönelik “kozmik soruşturma”ya ilişkin iddialardan duyduğu rahatsızlığı da dile getirdi. Bu olayın çok abartıldığını öne süren Erdoğan, “Yargıya intikal etmiş bir konu. Ortada olur olmaz, doğru yanlış bir sürü şey dolaşıyor. Yapılan, rutin bir yargısal işlem. Abartılmasın. Türkiye bir hukuk devletidir. Her şey yasal çerçevede yürüyor” diye konuştu. Kurumlar arası çatışma iddialarına da “Böyle bir şey yok” diye tepki gösteren Erdoğan, bu konularda herkesi çok dikkatli ve özenli davranması konusunda uyardı. Safahat hediye etti Başbakan Erdoğan, parti yöneticisi arkadaşlarına yeni yıl hediyesi olarak, kendisinin de başucu kitabı olan Mehmet Akif Ersoy’un Safahat kitabının özel bir baskısını imzalayarak verdi.
Açılım yasalarını hemen çıkaralım

İfade verdiler

Türk, dün sabah Tuğluk’u evinden alarak, parti yönetimine Haber vermeden Ankara Adliyesi’ne gitti. Eski DTP’lilere partinin avukatı Nuri Özmen eşlik etti. BDP milletvekilleri Nuri Yaman ve Bengi Yıldız ise olayı televizyonlardan öğrenerek adliyeye geldi. Türk ve Tuğluk, haklarında “terör örgütü propagandası yapmak” ve Abdullah Öcalan’a “sayın” dedikleri için açılan davalar hakkında ifade verdi. İki eski milletvekili de suçlamaları kabul etmedi. Türk, şunları söyledi: “40 yıla yakın süredir Siyaset yapıyorum. Bütün amacım barışçıl bir süreç için çaba göstermektir. Tüm Türkiye’nin tartıştığı bir konu ile ilgili ben de bir siyasetçi olarak görüşlerimi belirttim. Konuşunca propaganda yaptığım iddia ediliyor. ‘Sayın’ kelimesini kullandığım için suç işlediğim söyleniyor. Bu doğru değil. Genel olarak nazik bir üslup kullanırım, kaldı ki sayın kelimesi tek başına suç olarak değerlendirilemez. Silahların susması için çalışmak suç değil memnuniyetle karşılanması gereken bir durumdur.”Dört ayrı dava için ifade veren Tuğluk ise özetle şunları kaydetti: “Söylenen tarihte DTP eşbaşkanıydım. İddia edilen üç konuşmayı da ben yaptım. Bütün amacım bir siyasetçi olarak ülkede akan kanın durması için çalışmaktan ibarettir. Ne PKK’nın ne Öcalan’ın benim propagandama ihtiyacı yok.” Türk adliye çıkışında yaptığı açıklamada, Anayasa Mahkemesi’nin kararını AİHM’ye götüreceklerini, diğer milletvekillerinin ise ifade vermeye gitmeyeceğini açıkladı.
İfade verdiler

Saturday, December 19, 2009

Almanya dan mali çöküş uyarısı geldi


Alman Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble yaptığı son açıklamada küresel ekonomik krizin bitmesiyle ülkenin mali krize doğru sürüklendiğini ve artan bütçe açığının geleneksel araçlara kontrol altına alınamayacağı uyarısında bulundu.
Alman bakan tarafından kabineye sunulan 2010 yılı taslak bütçesinde açığın 85.8 milyar euro olacağı öngörüldü. Bütçe taslağında görülen açık miktarı daha önce Schäuble'nin selefi tarafından tahmin edilenden daha az olsa da 1996 yılındaki rekor açığın iki katından daha yüksek.
Financial Times da yer alan bir Haber analizde Almanya'nın içinde bulunduğu bu duruma dikkat çekilirken, bu açıkta geçen hükümetin ekonomiyi canlandırmak için aldığı harcamalar için yaptığı 14.5 milyar dolarlık miktarın yer almadığı belirtildi.
FT, Almanya'nın kamu finansmanın küresel kriz sürecinde Avrupa Birliği'nin diğer üyeleri kadar kötü etkilenmediğine de vurgu yaptı. FT, ülkenin kamu açığının bu sene AB'nin istediği yüzde 3'lük gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYİH) oranının altında kalacağını ancak bu oranın 2010'da yüzde 6 seviyesine çıkma beklentisine de işaret etti.
Hükümet, daha önceki hükümet tarafından Anayasa'ya konulan mali kurallar nedeniyle 2011 yılından başlayarak 2016 yılına kadar harcamalarında kısıtlamaya gitmek zorunda kalacak. Ancak Berlin, alınan mali kararlar yapısal açığa odaklandığı için her yıl bulması gereken 10 milyar euroyu bulmak için iyileşen ekonomiyle artan gelirlerden katkı sağlayamayacak.
Alman Maliye Bakanı, bütçe açığıyla baş etmenin büyük çaba gerektirdiğini söylerken, bunun üstesinden gelmek için geleneksel olarak nitelemediği hangi önlemleri alacağı konusunda ise açıklama yapmadı.
Ancak, Başbakan Angela Merkel'in A takımında yer alan Schäuble, Merkel'in seçimlerden önce verdiği söze paralel olarak katma değer vergisinde bir artışa gidileceği söylentilerini reddetti.
Maliye bakanı bunun külfetine herkesin katlanacağını da sözlerine ekledi.
FT, Schäuble'nin uyarısının hükümetin halk tarafından sevimsiz bulunan ve ülkedeki cömert sayılabilecek refah sistemindeki kesintilere hazırlama amacı taşıdığının da altını çizdi.
Almanya’dan mali çöküş uyarısı geldi

Bağış dan CHP ye: Anayasa taslağını siz hazırlayın


Konya'da Şeb-i Arus törenlerine katılan ve 27 AB ülkesinin büyükelçileriyle bir araya gelen Bağış, Ankara'ya dönüşünde yaptığı açıklamada, “demokratik açılımın sonu nereye varacak” diye kendisine sorulduğunu, kendisinin de Almanya, Hollanda, İspanya'da halkların ne hakkı varsa, Türkiye'deki bütün vatandaşların da etnik kökenine, dini inancına, siyasi tercihine bakılmaksızın aynı hakka sahip olduğunu bilmek gerektiğini söyledi.
“Demokratik açılımın gideceği nokta budur. Ne fazlası ne eksiği” diyen Bağış, Türkiye'de bir dönem insanların çocuklarına istedikleri isimleri veremediğini belirterek, şunları söyledi:“Türkiye'nin şu an geldiği nokta, 'mükemmel' demiyorum ama dönüp baktığımızda çok önemli adımlar attık. Bundan sonraki dönemde çare sokaklarda ve şiddette değil, çare Mecliste ve reform sürecindedir. AB sürecinde çok farklı düşünen, farklı endişe ve beklentileri olanların ortak bir paydada görüşebileceğini görüyoruz. O çerçevede ben bütün vatandaşlarımızın çok ciddi bir duyarlılık içinde, bizi birbirimize düşürmeye çalışanların çabalarına destek vermeyecekleri şekilde, birbirimizi daha iyi anlayıp empati kurabilmemiz için bu milli birlik ve beraberlik projesini çok önemsiyorum.”
AB büyükelçilerinin de “demokratik açılım” projesini önemsediğini dile getirdiğini bildiren Bağış, Mevlana'nın bundan yüzyıllar evvel “ne olursan ol yine gel, niye bu kavga niye bu gürültü, biz birleştiğimiz zaman engin deniz oluruz, tek başımıza bir tane” diyerek AB'nin felsefesini aslında çok önceden yazmış olduğunu kaydetti.
Bağış, demokratik açılımın bir birlik beraberlik projesi olduğunu, kimilerinin gösterdiği gibi ayrıştırma projesi olmadığını dile getirdi.DTP'NİN KAPATILMASIBaşmüzakereci Bağış, parti kapatmayla ilgili AB standartlarında ve Venedik Kriterleri çerçevesinde hareket etme isteğinin halen mevcut olduğunu belirterek, Türkiye'nin artık bu süreçleri yaşamaması gerektiğini ifade etti.“Bugünkü Anayasa ile AB'ye üye olmak hayaldir” görüşünü dile getiren Bağış, Türkiye'nin AB standartlarında çağdaş, demokratik bir anayasaya kavuşması gerektiğini vurguladı.
Mevlana'nın 736. Vuslat yıl dönümünde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile yan yana semazenleri izlediğini hatırlatan Bağış, Baykal'a, “Sizin hazırlayacağınız bir anayasa taslağı üzerinden gidelim ama gelin birlikte Türkiye'nin önünü açalım. 2010 seçimsiz bir yıl olacak. Sizin 2002 ve 2005 arasında ortaya koyduğunuz bir kararlılık vardı AB sürecinde. Türkiye'nin demokratik standartlarının yükseltilmesinde öncü olmanızı önemseriz” dediğini anlattı.Bağış, 2010'da Türkiye'ye yakışır bir anayasa ve reformlara kavuşmayı umut ettiğini dile getirdi.
Parti kapatmalara ilişkin AB büyükelçilerinin değerlendirmesinin sorulması üzerine, “AB'de de partiler kapatılıyor. Partilerin terörle, şiddetle bağlantılı olması Avrupa'da da partilerin kapatılması için yeterli sebeptir. Benim ve partimin düşüncesi, partileri kapatmaktansa bu konulara bulaşmış bireyleri cezalandırmak daha mantıklı. Bu çerçevede büyükelçilerin de benzer yaklaşımları olduğunu gördük. Onlar da parti kapatılmasına çok sıcak bakmamakla beraber, şiddete, teröre bir şekilde bulaşmış bireylerin cezalandırılmasının haklı olacağını söylüyorlar” diye konuştu.
DTP'li milletvekillerine de çağrıda bulunan Bağış, demokratik platformu değerlendirmeleri, temsil ettikleri illerin sorunlarını ve kendilerine oy vermiş insanların hassasiyetlerini dile getirecekleri en doğru platformun TBMM Genel Kurulu olduğunu söyledi.ÇEVRE FASLI AÇILACAKBağış, 21 Aralık Pazartesi günü AB müzakerelerinde çevre faslının açılacağını bildirerek, AB sürecinde 8 fasılla ilgili alınmış konsey kararı olduğunu ancak diğer 5 fasılla ilgili alınmış bir karar olmadığını kaydetti.
Kıbrıs Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı'nın yaptığı açıklamanın kendi iç siyasetine yönelik olduğunun altını çizen Bağış, “O fasıllarla ilgili çalışmaları sürdürüyoruz. Ülkelerde bu konudaki çalışmalarımızı önemsiyorlar. Çabalarımızı fasıl açıp kapatmak için yapmıyoruz. Önemli olan fasıl sayısı değildir, yapılan reformlardır” değerlendirmesinde bulundu.
Eski devlet bakanlarından Şerafettin Elçi'nin kendisine “Evladım, ben bakanken 'Türkiye'de Kürtler vardı, ben de onlardan biriyim' dediğim için iki buçuk yıl hapiste yattım. Siz 24 saat kürtçe yayın yapan bir Televizyon kanalı açtınız. Fasıl açılsa ne olur açılmasa ne olur” dediğini anlatan Bağış, çevre faslının açılmasıyla Türkiye'de havanın daha temiz olmasının sağlanacağını, Borçlar Kanunu, Sendika Yasası, Türk Ticaret Kanunu, bağımsız bir insan hakları başkanlığının kurulması, kamu denetçiliğinin oturtulması gibi süreci yürüteceklerini ve bunların Türkiye'nin standartlarını yükselteceğini ifade etti.AB SÜRECİ VE DERVİŞİN SABRIKonuşmasında, Mevlana'nın pergel teorisinden bahseden Bağış, bunu yapmaya çalışan bir iktidarın olduğunu söyledi.Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın Şeb-i Arus törenlerinde kendisine, “Bu dervişlerin sabrını AB büyükelçileri görünce 'biz bu Türkleri 40 yıl daha bekletsek de sabrederler' demişlerdir” dediğini söyleyen Bağış, ya AB işini zorlaştıracaklarını ya da “ne kadar zorluk çıkartırsak çıkartalım Türklerin sabrıyla baş edemeyiz” deyip Türkiye'nin üyeliğinin önünü açacaklarını belirtti.
Türkiye'deki ve dışarıdaki direnç odaklarının Türkiye'ye havlu attıramayacağını ifade eden Bağış, Konya'da bunu tüm AB büyükelçilerine gösterdiklerini söyledi.Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinde (ABGS) sınavı kazanan Ermeni kökenli Türk vatandaşıyla ilgili soruya ise Bağış, “Başvuran kişilerin ne dini inancı, ne etnik kökeni ne siyasi tercihleri ne de Futbol takımı tercihleri bizi ilgilendiriyor. Bunun Türkiye'de reform olarak algılanması bile düşündürücüdür. Çünkü bizim Anayasamız her vatandaşın eşit olduğunu söyler ama son 50 yıldır ilk Ermeni'nin kamuya alınmasını ABGS yönetimi olarak bizler başardıysak, ne mutlu bize ama bu aynı zamanda da düşündürücüdür. Bu dönemlerin geride kaldığı bir Türkiye hazırlıyoruz” yanıtını verdi.
Bağış'dan CHP'ye: Anayasa taslağını siz hazırlayın

Monday, December 14, 2009

Baykal: Erdoğan ın O virajı almadan buluşma anlamsız

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, etnik kimlik üzerinden açılımdan vazgeçip insana dayalı demokratikleşme yolunda “viraj dönmesi” halinde buluşabileceğini söyledi. “Adam yanlış yapıyor. Tehlikeli bir yola çıkmış. Çok ağır bir tablo ortaya çıkmış. Oradan viraj almadan buluşmanın anlamı yok. Ancak değişme ihtiyacı içine girerse o zaman yardımcı olabiliriz. O noktaya ise gelmiş değil. Sonuna kadar devam, bedeli ne olursa olsun devam, diyor. Bedeli sen ödemiyorsun ki Türkiye ödüyor. Başbakanı bu yanlıştan vazgeçireceğiz” diyen Baykal, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararı sonrası demokratik açılımda gelinen noktayı Hürriyet’e değerlendirdi. Baykal’ın konuyla ilgili sorulara verdiği yanıtlar şöyle:İyi niyetli de değil* Başından yapılan yanlış, işin çerçevesinin konmamış olması. Demokratikleşme ile etnik ayrışmayı karıştırdık. Demokratileşmeyi, kişi hak ve özgürlüğü, kimliğe saygı, kendini özgürce tarif etme özgürlüğü diye değil, etnik temelde ayrışma, etnik kimliği kabul etme, ona hukuki nitelik kazandırma sandık. Çerçeve konsa, onun yararı zararı konuşulacaktı. İçeriğin belirlenmemesi, ucu açık olması zaten netameli de değil iyi niyetli de değil.AB gibi ucu açık oldu * Aynen AB ile ilişkide olan gibi. Müzakerenin ucu belli değil. Hiçbir ülkeye ucu açık müzakere denmedi, sadece bize dedi. Biz de giremiyoruz. Herkes giriyor ama. Ucu açık olursa herkesin, her şeyi talep etmesin imkan veriyorsun demektir. Bu da seni ciddiyetten uzaklaştırıyor, yapabileceğini de yapamaz hale getiriyor, iş çığırından çıkıyor. Olan budur işte. Bakın ne acı tablo, Güvenlik güçleri büyük taciz altında. Devlete, beraberliğe karşı gösteri haline geliyor her şey. Bu doğal hak haline gelmeye başladı. Kamu otoritesi bütün önemini kaybediyor. Türklük görüşümü bilmiyor * Ben açık olsam ne değişir. Benim kapalı olmamın ne kadar yerinde olduğu görüldü. Beni dinleyecek; ‘Peki, Baykal böyle istiyor diye, öyle mi yapacaktı?’ Benimle sadece şov olsun diye konuşacaktı. Yüzlerce insanla konuştuğu gibi konuşacaktı. Hala söylüyoruz aynı şekilde konuşuyor. Anayasa’dan Türklük lafını çıkaralım, diyorlar. Benim bu konudaki görüşümü bilmiyor mu? Demokratikleşmeye devam * Bundan demokratikleşmeden vazgeçelim demiyorum. İnsan hakları açısından Dünyanın en demokratik ülkesinde ne varsa onu yapmaya hazırım. Öncelik insana, cemaate, etnik kimliğe değil. İnsanı, bireyi temel alan demokrasi anlayışı yerine etnik kimliği özgürleştireceğiz onu devletin temeli yapacağız, insanları o etnik kimlik etrafında yoğuracağız diye bir demokratikleştirme yutturmacası var. Anayasa etnik kimliği göre yazılamaz, vatandaşa, insana göre yazılır. Bize halk hak veriyor* İçişleri Bakanı bana kızıyor, ‘Siyasi rant için bu güzel projeye karşı çıkmak ihanettir’ diyor. Ben o ‘güzel projesine’ karşı çıktığımda rant getirmiyordu, suçlanıyordum, karalanıyordum. Senin tabanın istiyor diyorlardı. Başbakan, CHP tabanı böyle istemiyor hareket geçsinler, diyordu. Karşı çıkmamız riskli bir işti; ama yanlış olduğuna inandığımız için karşı çıktık, rant için değil. Anaların gözyaşı dinmesin diye değil, Türkiye’nin paramparça olacağını görmedikleri için karşı çıktık. araştırma kuruluşları da o günlerde bizim oy kaybettiğimizi açıklıyorlardı. Karşı çıkışımızda rant beklentisi değil, yanlışlık temeldi. Nedenlerimiz anlaşılınca halk da hak vermeye başladı. Şiddetle bağ kesin kopmalı* Gelinen noktada bir kez daha ortaya çıktı. Siyaset, artık şiddetle bağını kesin koparmanın zorunlu olduğunu görecek. Bunun bir demokrasi, hukuk, barış sorunu olduğu açık. Demokratik yaşamda Siyaset yapanlar şiddet karşısında çok net, çok kararlı tutum takınırlar. Biraz öyle, biraz böyle olmaz. Bunun altına saklanılmaz. Demokrasilerde şiddet meşrulaştırılmaz, şiddete prim verilemez. Benim işime yarayan şiddet, dediğin an iş çığırından çıkar. Bundan sonra siyaset yapan herkes nereden gelirse gelsin şiddet karşısında inandırıcı tavır almalı. Bu olursa Türkiye rahatlar. Gevşediğimiz nokta bu olduğu için kaybediyoruz. Hiçbir demokratik siyasi parti şiddeti hoş göremez. Şiddet en tehlikeli iş bunu görmemiz gerek.40 yıl hain demedim, şimdi diyorum1 yıl önce bu tablo yoktu* Burada Tayyip Bey’in çok ağır vebali var. Şimdi kızıyorlar, hainlik noktasına yaklaştı diye. 40 yıllık siyasi hayatımda bir kişiye bile hain demedim. Şimdi diyorum. Bunu hakaret, küfür diye söylemiyorum; samimiyetle söylüyorum. Ülkeyi ayrışma noktasına getirmeyi yurt hizmeti, vatanseverlik sayamayız. Buraya kim getirdi, niye getirdi? Buna kendisi sebep oldu. Bunu görüyorum. Bakın bugünkü tablo bu ülkede bir sene önce yoktu. Senin iktidarının getirdiği etnik açılım tartışmaları Türkiye’yi birden bire buraya getirdi.Bölünmeyi herkes görüyor* Ben bu süreçte kendimi korudum. Bize güvenerek yola çıkma, dedim. Bu sözümün altındaki değerlendirmeden, ihtiyaç yok biz kendimiz gideriz, dedi. Beni dinlemek için değil, uyutup kamuoyu önünde yürümek için görüşmek yapmak istedi. Kamuoyu bilsin dediğim için de gelemedi. Biz çok ciddi bir görev yaptık başından beri. Bizden şikayetçi olmak haksızlık, kutlanmamız gerekir. Türkiye’yi bölüyorsunuz dedim. Bu ihanet demek. Türkiye bölünüyor mu? İşte herkes konuşuyor; paranoya olmaktan çıktı, herkes bölünmekte olunduğunu görüyor. Bunun bu iktidarla alakası yok mu? Bölücülük hainlik değil mi?
Baykal: Erdoğan’ın O virajı almadan buluşma anlamsız

Thursday, December 10, 2009

Kışanak: Ak Parti kapatmaya karar verdi

DTP Grup Başkanvekili Gültan Kışanak'ın ''Partimize yönelik kapatma kararını AKP Hükümeti vermiştir'' sözlerine, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ''Cenaze törenlerinden sağduyulu sesler yükselirken, TBMM'den hala çatışmayı körükleyici iddiaların getirilmesi, çok büyük talihsizliktir'' diye tepki gösterdi.

CHP, Danışma Kurulunda uzlaşma sağlanamaması üzerine, tarımın sorunlarına ilişkin araştırma önergelerinin bugün görüşülmesini, grup önerisi olarak TBMM Genel Kuruluna getirdi.



Grup önerisi aleyhinde söz alan DTP Grup Başkanvekili Kışanak, son günlerde partisine yönelik ''bilinçli, organize bir linç kampanyası'' olduğunu savundu.



Kışanak, DTP Genel Merkezinde, dün, eş başkanların oturduğu iki odanın hedef alınarak, camlarının kırıldığını, Ankara İl ve Keçiören ilçe binalarının molotofkokteyli saldırıya uğradığını söyledi.

Bunun arkasındaki zihniyetin; İzmir'de DTP konvoyuna yönelik linç girişiminden sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çicek'in konuşmaları olduğunu iddia eden Kışanak, Erdoğan'ın, saldırıyı tek cümleyle bile kınamadığını söyledi. Kışanak, Erdoğan'ın, ''yalan yanlış bilgilerle DTP'yi hedef göstermeye devam ettiğini'' ileri sürdü.



Kışanak'ın, ''Tabii bunun arkasından ülkede meczup, sarhoş, kendini bilmez, ırkçı da bulunur... Sen icazeti verdikten sonra, gereğini yerine getirecek insan çok bulunur. Ben bu kişilere bir şey söylemiyorum, onları teşvik eden, partimizin üstüne gönderen, saldırıları meşru göstermeye çalışan zihniyeti şiddetle kınıyorum. Hani bu ülkenin her karışı, ili, Kürdü ile Türkü ile hepimizindi. Siz, özellikle batıdaki illerdeki saldırılarla ne mesaj vermek istiyorsunuz? Kürtlere 'memleketine dön' mü demek istiyorsunuz, bu ülkenin topraklarını bölmek mi istiyorsunuz?'' sözleri, Genel Kurul salonunda gerginlik yarattı.



AK Parti Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş, ayağa kalkarak, ''Hanımefendi ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ne hakla söylersiniz? Ayıptır. Dalga mı geçiyorsunuz?'' diye tepki gösterdi. Kendisine ''Kes sesini, niye ırkçılık yapıyorsunuz?'' diyen Kışanak'a Daniş, ''Irkçılığı sen yapıyorsun?'' diye karşılık verdi. Daniş, daha sonra AK Parti'li milletvekillerince salondan çıkarıldı.



Kışanak'ın, ''Partimize yönelik kapatma kararını AKP Hükümeti vermiştir. Anayasa Mahkemesi, hikayedir'' sözleri de AK Parti sıralarında tepkilere yol açtı, bazı milletvekilleri ''Yazıklar olsun'' diye tepki gösterdi.

Hükümetin bu kararı verdiğini ve Anayasa Mahkemesinde meşruiyete kavuşturmaya çalıştığını iddia eden Kışanak, ''AKP'nin kapatılma davası sürecinde Cemil Çiçek, 'Ne yapmak istiyorsunuz, bizi kapatarak, o bölgeyi birilerinin tekeline bırakmak mı istiyorsunuz' diyor. Ama şimdi 'DTP'yi kapatın, Kürtleri bizim tekelimize bırakın' diyorlar. Yağma yok AKP. DTP'yi kapattırarak, bölgenin oylarını çantada keklik zannetmeyin'' dedi.



''VEBALİ SİZİN BOYNUNUZDADIR''



Kışanak, ''Kürt sorununun barışçıl, demokratik yöntemlerle çözülmesinin zemini, koşulları ve muhataplarının olduğunu ifade ederek, ''Ama siz bunu yapmaktan kaçınıyorsanız, hala çözümsüzlük ve çatışma siyasetinde ısrar ediyorsanız, bunun vebali de sizin boynunuzda olur. Bu saatten sonra bu ülkede dökülecek her damla kanın, her canın sorumlusu AKP Hükümetidir'' diye konuştu.

AK Parti sıralarından ''Adam gibi konuş'' diye laf atılması üzerine Kışanak, sorumlulukları anlattığını söyledi.



''TALİHSİZLİKTİR''



Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Kışanak'ın, ''DTP'ye yönelik kapatma kararını AKP Hükümeti vermiştir'' sözlerine yanıt verdi. Günay, bu iddianın, başka bir kasıt yoksa, hukuk devleti işleyişini bilmemekten kaynaklandığını kaydetti.



Günay, Türkiye'de hukuk devleti kurallarının egemen kılınması, demokrasinin işlerlik kazanması, geçmiş yıllarda yaşanan acıların yeniden yaşanmaması isteniyorsa daha anlayışlı, dikkatli konuşmak zorunda olduklarını vurguladı.



Bakan Günay, ''Bir süreden beri barış, kardeşlik, dostluk çerçevesinde bir söylem sürdürmeye, bunun olumlu sonuçlarını almaya çalışırken, daha önceki yıllarda böyle söylemler dile getirildiğinde çeşitli tuzaklar kuranlar, yine tuzaklarını kurdular. 7 çocuğumuzun cenazesi kalkıyor. O acılı cenaze törenlerinden inanılmaz sağduyulu sesler yükselirken, TBMM'den hala çatışmayı, tartışmayı, anlayışsızlığı körükleyici bir takım iddiaların buraya getirilmesi, bugün için çok büyük talihsizliktir'' diye konuştu.



Barış isteniliyorsa, herkesin tahammüllü ve birbirine karşı anlayışlı olmasını öneren Günay, herkesin üslubuna dikkat etmesini istedi.



Günay'ın, ''Türkiye'nin yaşadığı sancıları geride bırakalım istiyoruz. Bunu istemeyen parlamentoda bir tek milletvekili var mı? Bence yoktur?'' sözlerine DTP'li Hasip Kaplan, ''Sizin Başbakan Yardımcınız istemiyor'' diye karşılık verdi.



Bakan Günay, sadece seçmenlere karşı konuşulursa hiçbir sorununun çözülemeyeceğini dile getirerek, ''Bu eleştirilerinizi size iade ediyorum'' diyerek, sözlerini tamamladı.

Konuşmaların ardından CHP'nin grup önerisi reddedildi.

Kışanak: Ak Parti kapatmaya karar verdi

DTP: Çiçek yargıyı etkiliyor

DTP Genel Merkezinden yapılan açıklamada, ''Cemil Çiçek'in sözleriyle Baykal'ın açıklamalarının bu denli örtüşmesi, hükümet ve muhalefetin Kürtlere, DTP'ye karşı bir ittifak halinde olduğunun en açık göstergesidir'' denildi.



DTP'nin yazılı açıklamasında, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Çiçek'in, DTP'nin kapatılma davasının Anayasa Mahkemesinde görüşülmeye başladığı bir sırada açıklamada bulunduğu belirtilerek, ''Çiçek, dava sürecine müdahil olan açıklama ve beyanlarda bulunmaktadır'' ifadesine yer verildi.

Açıklamada şunlar kaydedildi:



''Çiçek, açıklamalarında, İspanya'da kapatılan Herri Batasuna örneğini göstererek ve 'DTP bu kararı iyi okumalıdır' diyerek yargıyı etkilemeye çalışıyor. Bu açıklamalarıyla açıktır ki Anayasa Mahkemesi üzerinde bir baskı oluşturmayı hedefliyor. Bu sözler, adeta 'DTP'yi kapatın' telkinidir. Yoksa yargı aşamasında bu tür sözler sarf etmenin başka bir izahı olamaz.



Her şeyden önce bir hükümet yetkilisinin, Türkiye'nin geleceğini doğrudan ilgilendiren bir davayla ilgili hassas olması gerekirken, tam aksine bir yaklaşım sergiliyor olmasını manidar buluyoruz. Hatırlanacağı üzere Çiçek, partimizin İzmir konvoyuna yapılan saldırı sonrası da benzer sözler sarf ederek, DTP'nin kapatılması için psikolojik zemin oluşturma gayreti içerisine girmişti. Cemil Çiçek, dava aşamasında da aynı tavrını sürdürmeye devam ediyor.''



''AÇIKÇA MESAJ VERİYOR''



İktidar ve muhalefetin, DTP davası karşısında ittifak oluşturduğunun iddia edildiği açıklamada, DTP hakkında kapatma davası açıldığında Batasuna örneğini CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın da referans gösterdiği ifade edildi.Açıklamada şöyle denildi:



''Baykal, dünkü grup konuşmasında 'Türkiye yasalarını işletemez, hukuka sahip çıkamaz bir noktaya doğru sürükleniyor' diyerek, Anayasa Mahkemesine açıkça DTP'yi kapatın mesajını veriyor. Cemil Çiçek'in sözleriyle Baykal'ın açıklamalarının bu denli örtüşmesi, hükümet ve muhalefetin Kürtlere, DTP'ye karşı bir ittifak halinde olduğunun en açık göstergesidir.



Bizlere 'Batasuna kararını okuyun' diyen Cemil Çiçek'e önerimiz, demokratik çoğulcu İspanya Anayasası ile Türkiye'nin 12 Eylül Darbe anayasasını da karşılaştırmasıdır. Çiçek'e, aynı zamanda İspanya'da Bask ve Katalan Bölgesi'nde farklı kimlik ve kültürlere tanınan hak ve özgürlükler ile Türkiye'deki demokratik standartlar arasında da bir karşılaştırma yapmasını öneriyoruz.



Eğer gerçekten Türkiye, İspanya Anayasası gibi özgürlükçü, çoğulcu bir anayasaya sahip olsaydı, bugün Kürt sorunu diye bir sorun olur muydu? Çiçek'i bu soruya da yanıt vermeye çağırıyoruz. DTP olarak, üzerimizde oluşturulmaya çalışılan bu baskı ve tecrit politikalarına rağmen, demokrasi, özgürlük ve barış mücadelemizi kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğiz.''

DTP: Çiçek yargıyı etkiliyor

Tatile gitmemiş olsaydı dönerdi

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, ''Sayın Başbakan, ABD'de görüşmelerde bulunurken, bazı siyasi partilerimizin, özellikle 7 askerin Şehit edilmesinden sonra Sayın Başbakan'ın derhal geri gelmesi gerektiği ile ilgili beyanları kesinlikle doğru bir zemine oturmamaktadır. Sayın Başbakan eğer tatile gitmiş olsaydı, tatilini kesip derhal Türkiye'ye geri gelmesi için kimsenin kendisine çağrıda bulunmasına da gerek yoktu. Kendisi zaten bunu yapardı'' dedi.



AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Çelik, gündemdeki konulara ilişkin parti genel merkezinde basın toplantısı düzenledi.



Çelik, konuşmasına, Tokat'taki terörist saldırı sonucu 7 askerin şehit olması ve İstanbul'da molotofkokteyli atılması sonucu bir kişinin hayatını kaybetmesinden dolayı duyduğu üzüntüyü dile getirerek başladı.



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD gezisi sırasında Türkiye'de yaşanan olaylara dikkati çeken Çelik, şunları kaydetti:



''Bu kadar başarılı, çok iyi organize edilmiş ve özellikle Türkiye'nin ABD kamuoyuna, dünyaya yönelik mesajlarını da içeren bu çok anlamlı, stratejik ve zamanlaması itibarıyla da son derece önemli olan bu çalışma ziyareti, belli kesimler tarafından gölgelenmek isteniyor. Özellikle bazı siyasi parti liderlerinin bu seyahatte alınan başarıları küçümsemesi, hatta bu çalışma ziyaretini başarısız olarak nitelendirmesini teessüfle karşıladığımı ifade etmek istiyorum.



Bizim milli meselelerimiz, ulusal çıkarlarımız, devletimizin diğer devletlerle olan ilişkileri her türlü iç Politika mülahazasının üzerindedir. Başbakan kim olursa olsun, iktidarda hangi parti olursa olsun eğer o hükümet bir yabancı ülkeye çalışma ziyareti gerçekleştiriyorsa, bir iş birliği gerçekleştiriyorsa, bir temas söz konusuysa içeride, bütün siyasi partilerin ve bütün Türkiye'nin tek yürek olarak arkasında durması gerektiğinin özellikle altını çizmek istiyorum.



Sayın Başbakan, ABD'de görüşmelerde bulunurken ve 'model ortaklık' dediğimiz ABD'deki müzakereler devam ederken bazı siyasi partilerimizin, özellikle 7 askerin şehit edilmesinden sonra Sayın Başbakan'ın derhal geri gelmesi gerektiği ile ilgili beyanları da kesinlikle doğru bir zemine oturmamaktadır. Sayın Başbakan, eğer tatile gitmiş olsaydı tatilini kesip derhal Türkiye'ye geri gelmesi için kimsenin kendisine çağrıda bulunmasına da gerek yoktu. Kendisi zaten bunu yapardı.''

Hükümetin, Güvenlik güçlerinin ve ilgili kurumların görevinin başında olduğunu ifade eden Çelik, ''Sayın Başbakanımız da bir taraftan ABD'deki temaslarını sürdürürken, bir taraftan da dakika dakika, gerek Başbakan Vekilimizden, gerekse İçişleri Bakanımızdan ve diğer sorumlu arkadaşlarımızdan bilgileri almaktadır ve Sayın Başbakanımız buradaymış gibi bu süreç gider. Çalışmalar Sayın Başbakanımızın bilgisi dahilindedir, bunu bütün kamuoyu tarafından bilinmesini özellikle arzu ediyorum'' diye konuştu.

Çelik, Başbakan Erdoğan'ın, 7 yıllık iktidarı boyunca çok sayıda yurt dışı gezisi yaptığını ve bunların hepsinin Türkiye ve Türk milleti için olduğunu söyledi.



TERÖRİZMLE MÜCADELE



Terörizmle mücadelede uluslararası camianın desteğini almanın önemine işaret eden Çelik, ''Bu, birilerinin zannettiği gibi kendi iç meselelerimizi yabancıların iradesiyle, inisiyatifiyle çözmek anlamına gelmez'' dedi.



ABD gibi Askeri ve ekonomik anlamda güçlü bir ülkenin bile Nato'nun ve müttefik ülkelerin desteğini almadan terörizmle mücadele edemediğini belirten Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü:



''Terörle mücadele kolay bir şey değildir. Eğer terörle ve terörizmle mücadele etmek çok kolay olsaydı bizden önce gelmiş geçmiş olan birçok hükümet, Türkiye'de bu meseleyi bitirmiş olurdu.

Biz iktidara geldiğimiz zaman bugün yaşadıklarımızın hepsi bizim gündemimize hazır olarak gelmiştir. Geçmişin bir mirası olarak gelmiştir. Bunun bilinmesi gerekiyor ve Türkiye artık bu ayak bağlarından kurtulmaya çalışıyor. Terörle mücadele eden güvenlik güçleri, uzmanlar, terörle sadece polisiye, askeri tedbirlerle mücadele edilemeyeceğini defaatle ifade ettiler. Terörizmle mücadelenin, terörle mücadeleden çok daha kalıcı, çok daha kısa, orta ve uzun vadede çözüm üretici olduğunu ifade etmişlerdir ama bugüne kadar Türkiye'de terörizmle mücadele etmeye talip bir siyasi irade ortaya çıkmamıştır. Terörle mücadele güvenlik güçlerine havale edilmiştir. Risk almamak adına hiçbir iktidar terörizmle mücadele etmeyi üzerine almamıştır.''



''Hiçbir hükümet, şapkadan tavşan çıkarır gibi terörü bitiremez. Hiçbir hükümet, hiçbir siyasi irade hokus pokus yöntemiyle kesinlikle terörü, terörizmi bitiremez'' diye konuşan Çelik, kimsenin elinde sihirli değnek olmadığını söyledi.



"İNSANLARI İSYANA TEŞVİK EDERCESİNE AÇIKLAMALAR YAPILIYOR''



Konuşmasında muhalefeti de eleştiren Çelik, şunları söyledi:''Bir siyasi partinin genel başkanı 'Hani Türkiye'nin gözyaşları dinecekti?' diyor. Terör ve terörizmle mücadele etmek, Türkiye'nin birliğini, bütünlüğünü sağlamak, Türkiye'nin kardeşliğini tesis etmek sadece hükümetin görevi değildir. Herkes kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmek zorundadır. İktidarın, iktidar olarak elbette bir sorumluluğu vardır ama muhalefetin de muhalefet olarak üzerine düşen büyük sorumlulukları vardır. Adeta insanları isyana teşvik edercesine açıklamalar yapılıyor. Bu, kabul edilebilir değildir. Dün bir siyasi partinin sayın genel başkanı, 'milletin ayağa kalkmasından' söz ediyor. Bir siyasi partinin genel başkanı, bir hukuk devletinde böyle bir söz söyleyebilir mi?



12 Eylül'den önce sağ-sol, Sünni-Alevi çatışmalarının, şu-bu çatışmalarının bu ülkeye kaybettirdiklerinden biz yeteri kadar ders almadık mı? Bazı vilayetlerimizde yaşanan katliamların farkında değil miyiz? O gün de insanlar kendi problemlerini kendileri çözmeye talip olmuşlardı. Birisi 'memlekete komünizm getireceğim', birisi de 'biz komünizmi önleyeceğiz' diye polisin, askerin, güvenlik güçlerinin ve kurumların yapması gereken işi üstlenmişti ve 5 bin genç, bu ülkenin sokaklarında birbirlerini telef ettiler, boğazladılar. Eğer tarihten ders, ibret almazsak yakın geçmişimizden iyi sonuçlar çıkarmazsak bugünü iyi kuramayız ve geleceğe iyi adımlarla yürüyemeyiz.



Bir siyasi parti genel başkanının 'eğer millet ayağa kalkarsa' tabirini kullanması bir hukuk devletinde kabul edilebilir bir şey değildir. Bu ifade maalesef kışkırtıcı bir ifadedir, maalesef sorumlulukla bağdaşmayan bir ifadedir ve kamu otoritesini hiçe sayan bir ifadedir.''



Devletin bütün kurumlarıyla işbaşında olduğunu yineleyen Çelik, yaşananlardan dolayı herkesin rahatsız olduğunu, bu görüntülerin ilk defa yaşanmadığını ve hukuk devletinde yapılması gerekenlerin belli olduğunu vurgulayarak, ''Devlet, terör örgütlerinin yöntemiyle hareket edemez'' dedi.



Son günlerde birçok ildeki yasa dışı gösterilerde 800 kişinin gözaltına alındığını, bunlardan önemli bir kısmının da tutuklandığını hatırlatan Çelik, herkesi sorumlu olmaya davet etti.



Türkiye'nin bundan önce de bazı badireler atlattığını ve bugün de hassas bir dönemden geçtiğini kaydeden Çelik, bunların hukuk ve demokrasiyle aşılabileceğini söyledi.



Çelik, ''Eğer birilerinin bildiği, bunların dışında bir çözüm varsa onu biz bilmiyoruz. AK Parti'nin bu ikisinin dışında bildiği bir formül yoktur. Birilerinin başka yöntemleri varsa açıkça o yöntemlere de karşıyız'' ifadesini dile getirdi.



''DARBEYE ÇAĞRI ANLAMINA GELEBİLECEK İFADELER''



Konuşmasında CHP'yi eleştiren Çelik, şunları kaydetti:

''Bir CHP'li milletvekilinin kısa bir süre önce TBMM'de Dersim ile ilgili söyledikleri daha tazeliğini korurken daha dün akademik unvana sahip olan bir başka CHP'li milletvekili de açıkça darbeye çağrı anlamına gelebilecek ifadeler kullanmıştır. TBMM'nin bir mensubu olarak da buna teessüf ettiğimi ifade etmek istiyorum. Partim adına bu sözleri kınadığımı ifade etmek istiyorum. TBMM'nin bir mensubu nasıl böyle bir ifade kullanabilir?



Vahim olan şudur: Bu sözler söylendikten sonra CHP'li bir Grup Başkanvekili tarafından ve CHP'nin bir yöneticisi tarafından bu söze bir tepki gelmemiştir. Sayın Öymen'in sözlerine de tepki gelmemişti ve CHP kurumsal olarak o sözlere sahip çıkmıştı. Dün yapılan konuşmaya da CHP tepkisiz kalarak, en azından ses çıkarmayarak katıldığını ve zımnen da olsa bu sözün arkasında olduğunu ifade etmiştir.''

Söz konusu sözleri demokrasi adına ''talihsizlik'' olarak niteleyen Çelik, bunun, bu anlamda TBMM'de söylenen son sözler olmasını diledi.



Çelik, şöyle devam etti:

''Özellikle CHP'nin Sayın Genel Başkanı, MHP'nin Sayın değerli Genel Başkanı yine grup toplantılarında hükümetimize, partimize, Başbakanımıza, Cumhurbaşkanımıza yönelik son derece hakaretamiz ifadeler kullanmaya devam etmektedirler. Bir kez daha ifade ediyorum; 'ihanet', 'hıyanet' lafları ulu orta kullanılabilecek sözler değildir.



Biz bugüne kadar Türkiye'de Anayasa ve yasalara göre kurulmuş olan ve işleyişini buna göre sürdüren ve millete dayalı Siyaset yapan hiçbir siyasi partinin değerli mensubunu, genel başkanını ihanetle, hıyanetle suçlamadık. Eğer sayın genel başkanlar bu üslubu kullanırlarsa, bu sözleri söylerlerse sokaklardaki insanların başka türlü davranmasını kimse kınamaz olur. Ben o insanlara da bu tavırlarını gözden geçirme çağrısında bulunuyorum.''



Soğuk savaş döneminin jargon ve üslubu ile konuşan geçmişteki siyasetçilerin halk tarafından geçmişe gömüldüğünü ve TBMM dışında bırakıldığını anlatan Çelik, kavgacı üslubu benimseyenlerin, milleti isyana teşvik edenlerin, milletin duygularını istismar edenlerin, milletin kederi ve üzüntüsü üzerinden siyaset yapanların millet tarafından cezalandırılacağını söyledi.



Tokat'taki saldırının faillerinin henüz belirlenmediğini ve olayı üstlenenin de olmadığını bildiren Çelik, Türkiye'de normalleşme çabaları arttığında ve demokrasi standartları yükseldiği zaman bir karanlık gücün devreye girdiğine ve ''düğmeye basıldığına'' işaret etti.



DTP'NİN KAPATILMA DAVASI



Gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Çelik, bir soru üzerine, DTP'ye ve DTP'nin tabanına seslenerek, ''Şiddet ve terör artık kendisini ifade etme biçimi değildir'' dedi.



Son günlerde birçok il ve ilçede meydana gelen olayların 72 milyon kişiyi rahatsız ettiğini bildiren Çelik, şöyle devam etti:



''Şiddet ve terörle kendini ifade etmeye çalışanlar veya sorunlarını bu yolla çözmeye çalışanlar, dünyada her zaman antipatik olacaklardır. Her zaman antipatik olmuştur. Kimse bununla bir çözüme ulaşamaz. Türkiye'de en fazla kan akan, terörün en fazla can aldığı 1990'lı yıllardır. O yıllarda onca şehit verilmesine rağmen, onca kan dökülmesine ve onca da terörist öldürülmüş olmasına rağmen o günlerde Türkiye'de bütün bu meselelerin üstesinden gelebilecek bir güçlü hükümet, güçlü siyasi irade olmadığı için terörizm ile mücadele gündeme gelmemiştir, hep terörle mücadele edilmiştir.



Şu anda DTP ile ilgili bir kapatma davası sürmekte. Partimiz oldum olası siyasi partilerin kapatılmasına karşıdır. Özellikle AİHM'in içtihatlarına bakıyorsunuz, bizim kendi iç hukukumuza bakıyorsunuz oradaki ilkeleri elbette mahkemeler değerlendirecektir. Ancak suçu tabelalar işlemez, suçu binalar ve tüzel kişilikler işlemez, insan işler. Ceza olacaksa da bu suça karşılık şahısların cezalandırılması daha anlamlı ve mantıklıdır ama kurumların kapatılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü kapattığınız zaman bir sonuç elde etmiyorsunuz.



Şimdiki DTP işe HEP olarak başladı, DEP olarak devam etti, HADEP'ti DEHAP oldu, şimdi DTP oldu. Alfabe de harf mi yok? 'P' sabit, diğerleri değişkendir. Neticede bir siyasi parti daha kurulur ve belki aynı şahıslar olmaz ama aynı zihniyet yola devam eder. Dolayısıyla Türkiye'de siyasi partilerin kapatılma meselesi oldum olası bir problemdir ve AK Parti hiçbir siyasi partinin kapatılmasından yana değildir, kapatılmaması gerektiğini düşünür.''



Çelik, bir başka soru üzerine de ''teröristlerin hiçbir zaman huzur, kardeşlik ve refahın olduğu bir yerde doğamayacağını, doğsalar bile büyüyemeyeceğini ve üreyemeyeceğini'' ifade etti. Çelik, Türkiye'nin yıldızının parladığını, birilerinin de birileri adına bundan hoşlanmayacağını ancak kurulan komplolara karşı da bütün millet olarak uyanık olunması gerektiğini bildirdi.



Çelik, ''Sağlam olanın gücüne mikrop giremez, girse bile tahribat yapamaz. Dolayısıyla iç bünyemizi, doğusu ile batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle çok sağlam tutmak zorundayız'' diye konuştu.

Tatile gitmemiş olsaydı dönerdi

"Siyasi bir darbe olur"

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk partisinin Meclis grup toplantısında yaşanan son gelişmeleri ve partisi hakkında Anayasa Mahkemesi'nde görülmeye başlanan kapatma davasını değerlendirdi. Konuşmasına Diyarbakır'da polis kurşunuyla yaşamını yitirdiği iddia edilen Aydın Erdem isimli üniversite öğrencisi ile İstanbul'da bir otobüse yapılan Molotoflu saldırıda yaralanan ve dün yaşamını yitiren Serap Eser'in ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirerek başlayan Türk, her iki saldırıyı da kınadıklarını söyledi. Türk, dün Tokat'ın Reşadiye İlçesi'nde 7 askerin Şehit olmasına neden olan saldırı konusunda ise "Tokat'ta karanlık bir provakasyon olduğu gün gibi ortada olan bir saldırı sonucu aramızdan ayrılan askerlerimiz için, yüreklerimiz parçalandı. Anne babaları ve yakınları şahsında tüm yurttaşlarımızın acılarını paylaşıyorum. Reşadiye'deki provokasyon bir an önce açıklığa kavuşturulmalı ve aydınlatılmalıdır. "dedi. 1993 yılında yaşanan 33 askerin şehit olduğu saldırıyı hatırlatan Türk, o dönemde de Kürt sorununun çözümü için yaşanan sürece son vermek için birilerinin düğmeye bastığını Tokat'taki saldırının da aynı amacı taşıdığını savundu.



Konuşmasında hükümetin açılım konusundaki yaklaşımını da değerlendiren Türk "Açılım konusunda cesur adımlar atamayan Hükümet yetkilileri, günlerden beri kalkmış Partimizi suçluyor, kendi sorumluluğunu gizlemeye çalışıyor. Sanki "açılım yapacaklarmış da biz izin vermemişiz, engel olmuşuz' gibi çarpıtmalarla kamuoyunu yanıltamaya çalışıyorlar. Böyle bir gaflet ve kandırmaca içindeler. Hükümete sormak istiyorum: Parti olarak bizim bu çatı altında iki buçuk yıldan beri verdiğimiz demokrasi mücadelesi olmasaydı, siz acaba açılımın A'sından bile bahsedebilir miydiniz? Sorunu da çözümünü de idrak edemeyen AKP'nin kendisidir."diye konuştu.



İçeriği hakkında bir şey bilmeseler de açılıma hükümetten daha fazla sahip çıktıklarını, sorumlu yaklaştıklarını ve destek olduklarını söyleyen Türk, kendilerinin bu olumlu tavrına rağmen hükümetin ne sorunun ciddiyetini ne de sorumluluğunu anladığını kaydetti. DTP'yle Ağustos ayında yapılan nezaket görüşmesinin dışında istişarede bulunulmadığını ve DTP'ye yönelik "açılımı sekteye uğrattığı' eleştirilerinin olduğunu hatırlatan Türk "Hükümet, tamamen kendi dar siyasi çıkar hesaplarıyla, bu temel sorunu ele aldığından dolayı içinden çıkamaz hale geldi. Şimdi de yol yakınken işin içinden nasıl çıkarım diye kara kara düşünüyor. Bir günah keçisi arıyor ve Partimizi hedef tahtasına oturtuyor. Bizi sorumlu gösterme arayışına giriyor" dedi.



"AÇILIMDAN KAÇAMAZSINIZ GERİ DÖNÜŞÜ YOK"



2.5 yıldan bu yana Kürt halkının sorunlarını ve taleplerini Meclis'te kanun teklifleri, soru önergeleri ve grup konuşmalarıyla dile getirdiklerini ifade eden Türk, bu çalışmalar toplanırsa bunların "bir demokrasi manifestosu' olduğunun görüleceğini söyledi. Hükümeti açılıma zorlayanın DTP olduğunu, kimin kimi engellediğinin ise apaçık ortada olduğunu kaydeden Türk, taş atan çocuklarla ilgili tasarının görüşmelerinin ertelenmesini eleştirdi. Hükümetin son olayları gerekçe göstererek adeta toplumla dalga geçercesine teknik sebepleri bahane ederek tasarının görüşülmesini ertelediğini ifade eden Türk, "Adeta, "yüzlerce çocuğu daha tutuklayayım, sindireyim, sonra değişikliği yapayım' dercesine bir geri zihniyet ile karşı karşıyayız. Demokrasiyi yeterince içselleştiremeyen bir Hükümet, kendi açılımını bitirmek için fırsat kolluyor ve faturayı da bize çıkarmaya çalışıyor"dedi. Hükümetin gerçek bir açılımdan kaçmanın fırsatını ve koşullarını oluşturmaya çalıştığını savunan Türk "Ama kaçamayacaklar. Bu halkın mücadelesi eninde sonunda gerçek bir açılımı yapmaya zorlayacaktır. Bunun yolu açılmıştır. Geri dönüş yok. AKP olsa da olmasa da Türkiye kendi barışına ve demokrasisine mutlaka kavuşacaktır." diye konuştu.





"HÜKÜMETİN GİZLİ GÜNDEMİ VAR TASFİYEYİ AMAÇLIYOR"



Son günlerde yaşanan sokak eylemlerini de değerlendiren Türk bölgenin büyük bir gerginlik ve kaynama içinde olduğunu, bu durumun Büyükşehirlere de yansıdığını söyledi. Hükümetin tehlike ortadayken yangına körükle gittiğini öne süren Türk "Çok açık ki, ya bu Hükümetin basireti bağlanmış ya da oldukça gizli bir gündemi var-tasfiyeyi amaçlıyor. Bunun başka bir izahı olamaz. Her iki durum da gerginlikleri besler, gerilimleri tırmandırır"dedi.



MECLİS İNSAN HAKLARI KOMİSYONU'NA İMRALI ELEŞTİRİSİ



İmralı'daki durumdan haberdar olur olmaz hükümet nezdinde iletişime geçtiklerini ve toplumun hassasiyetlerini ortaya koyduklarını kaydeden Türk şu ana kadar hükümetin herhangi bir adım atmadığını söyledi. İmralı cezaevinin koşullarıyla ilgili Meclis İnsan Haklarını inceleme komisyonunu devreye sokmaya çalıştıklarını ifade eden Türk şunları söyledi:



"Fakat Sayın Komisyon Başkanı şahsında, bir insan hakları hukukçusu olmasına rağmen, Partimizden gelen en ufak bir öneriyi bile reddetmek için, kırk dereden su getiren bir anlayışla karşı karşıyayız. Oysa Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bu konuyu incelemekle mükellef olan en yetkili kurumdur. Ve günlerden beri, şehirlerimiz-sokaklarımız adeta yangın yerine dönüşmüş durumda. Kolluk güçlerinin orantısız güç kullanımı gerilimi daha da tırmandırmaktadır. Göstericilerin üzerine hedef gözetilerek ateş açılmaktadır. Bu tablo Bölgede, açık bir olağanüstü hal rejiminin yaşandığını ortaya koymaktadır. "



Son 10 günde en az 770 kişinin gözaltına alındığını, 12'si çocuk 117 kişinin tutuklandığını da belirten Türk hükümeti yaşanan tabloya rağmen tehlikeye davetiye çıkarmak ve kör inadını sürdürmekle suçladı. Türk "Ortaya çıkan tablodan, ve bundan sonra olası tehlikelerden birinci derecede sorumlu olan Hükümettir, Sayın Başbakandır"dedi.



"BİZ BEDEL ÖDEMEKTEN KORKMADIK"



Türk, yaşanan hassas ve kırılgan süreçte, 2 yıldır bekleyen kapatma davasının gündeme alındığını belirtti. Kapatma davasıyla ilgili konuşurken duygulandığı gözlenen Türk şunları söyledi:



"Bu öyle bir dava ki, verilecek karar ülkemizi önemli bir demokrasi sınavından geçirecektir. Bütün sindirme ve yıldırma politikalarına karşın DTP, siyasi çizgisinden sapmamış, kararlı durmuştur. Bu kararlı duruşunun bir sonucu olarak bugün, bir kez daha bedel ödemeyle karşı karşıya bırakılmıştır. Biz bu bedeli 12 Eylül zindanlarında ödedik. Mehmet Sincarlar, Vedat Aydınlar, Musa Anterler katledilirken, parti binalarımız bombalanırken ödedik. Biz bu bedeli, yaka paça cezaevine atıldığımız 2 Mart 1994'teki DEP darbesinde ödedik. Ve asla bundan kaçmadık, bedel ödemekten korkmadık. Çünkü biliyoruz ki; demokrasi bedel ister, yürek ister, cesaret ister. Amansız bir demokrasi ve barış mücadelesinin neferleri olduk. Ne söylediysek, temsil ettiğimiz halk adına, demokrasi adına ne talep ettiysek, yok sayıldı, çarpıtıldı, partimiz hedef haline getirildi. DTP hiçleşsin, vesayet rejimine diğerleri gibi alışsın, evcilleşsin istendi. Biz de, buna itiraz edince vurun abalıya misali; yargısıyla, ordusuyla, medyasıyla, iktidarıyla, muhalefetiyle, bir bütün olarak sistem üzerimize geldi. "Ya hizaya geleceksiniz ya da Siyaset dışına itileceksiniz'dendi. Bugün yaşananların özeti budur. Anayasa Mahkemesi'nden önce bizi siyaseten kapatmaya çalıştılar."



Türk kapatma yönünde bir karar çıkması durumunda bunun siyasi bir Darbe niteliği taşıyacağını kaydetti. Türk "DTP kapatılırsa, bunun Kürt halkına demokratik siyaset kanallarının kapatılması anlamına geleceği açıktır. DTP'nin kapatılması, Kürt halkının demokrasi ve özgürlük taleplerine karşı bir darbe niteliği taşıyacaktır. Demokrasimiz bundan onarılması mümkün olmayan yaralar alacaktır. DTP'yi kapatmak Kürt Sorununda çözümsüzlükte ısrar olacaktır. DTP, sorunların çözümünü parlamentoda ve demokratik siyasette arayan bir partidir. Siyasi Partiler Yasasının tüm anti demokratik kısıtlamalarına rağmen; bu ülkede lider sultası olmayan tek partidir. Kürtlerin meşru taleplerini dile getiren, Meclisi bir çözüm yeri olarak gören bir partiyi kapatmak, çözümsüzlüğe ve farklı yollara kapı aralamaz mı? DTP davası, Türkiye demokrasisi açısından bir sınav olacaktır. Çıkacak karar, sadece DTP ve Kürtlerle sınırlı bir karar olmayacaktır. Verilecek karar, aynı zamanda Türkiye'nin geleceğini ve demokrasinin rotasını da belirleyecektir"diye konuştu.



"TİMSAH GÖZYAŞLARI"



Türk Anayasa Mahkemesi'nin siyasi parti kapatmaları konusunda "Meclis yetkimizi sınırlasın' dediğini ancak hükümetin bu konuyla ilgili düzenlemeyi Meclis'e getirmediğini ifade ederek Başbakan Erdoğan'ın ABD yolunda söylediği "Venedik kriterleri bile az' şeklindeki sözleri eleştirdi. Türk "Bunlar timsah gözyaşlarıdır, hiç kimse inanmaz" dedi.



"DTP KÖPRÜDÜR YIKILMAMALIDIR"



Türk partilerinin kapatılması halinde parlamentoda olmalarının bir anlamı olmayacağı yönündeki sözlerini yineleyerek demokrasi mücadelesini halk ve demokrasi güçleriyle birlikte sürdüreceklerini söyledi. Türk, AKP'nin mantığıyla Türkiye'nin hiçbir sorununun çözülemeyeceğini, AKP'nin demokratlık değil demokrasi havariliği yaparak kendini bir "nimet' gibi gösterdiğini de savunarak konuşmasını "DTP barışın, diyaloğun ve kardeşliğin köprüsüdür. Halkların kardeşliğinin dinamitlenmemesi için bu köprü yıkılmamalıdır"çağrısıyla tamamladı.



DTP'YE "RASMUSSEN" DESTEĞİ



Bu arada Anayasa Mahkemesi'nde bugün görülmeye başlayan kapatma davası nedeniyle destek vermek üzere DTP grubu'na İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras, Prof. Mithat Sancar, TTB Başkanı Gencay Gürboy, İHD Genel Sekreteri Öztürk Türkdoğan, Türkiye Barış Meclisi temsilcisi Cengiz Güleç, KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek ile Eğitim Sen Genel Sekreteri Mehmet Bozgeyik de katıldı. Grup toplantısında Grup Başkanvekili Gültan Kışanak, kapatma davasıyla ilgili Avrupa Sosyalist Partisi Başkanı Poul Nyrup Rasmussen'in gönderdiği mesajı okudu. Grup toplantısına Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir de katıldı.



"EMİNE AYNA RAHATSIZLIĞI"SORULARI YANITSIZ KALDI





Grup toplantısı öncesinde basının gündeminde ise DTP eşbaşkanı Emine Ayna'nın sözleri vardı. Grup girişinde milletvekillerine "DTP'deki Emine Ayna sıkıntısı'na yönelik haberleri soran gazetecilere Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemur "Hepimizin metin olması lazım. Her darlığın sonu mutlaka ferahlıktır"karşılığını verdi. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk "Partide Emine Ayna rahatsızlığıyla" ilgili sorulara "soru yok" karşılığını verirken Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk da ısrarlı sorulara "yorum yok"yanıtını verdi. Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ise grup toplantısı öncesinde gazetecilerin ısrarlı soruları nedeniyle basın mensuplarına tepki gösterdi. (ANKA)

"Siyasi bir darbe olur"

Tuesday, December 8, 2009

AKP hakkında inceleme

Hakim ve savcılara yönelik telefon dinlemelerine ilişkin haberleri ihbar kabul eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı AK Parti hakkında yeni bir inceleme başlattı.
NTV'den Gökhan Gerçek'in haberine göre siyasi partilerin sicil dosyalarını tutmakla görevli başsavcılığın, söz konusu incelemeyi partinin Anayasa'nın 68. maddesine aykırı davranarak "Hukuk devleti ilkesine karşı eylemlerin odağında yer aldığı gerekçesiyle" başlattığı belirtiliyor. İnceleme kapsamında Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu tarafından çıkarılan mahkeme kararıyla bazı hakim ve savcılara yönelik telefon dinlemeleri ve teknik takip dosyaları mercek altına alındı.Yargıtay Birinci Başkanlığı'nın bakanlık kararıyla dinletildiği iddiası da başsavcılıkça inceleniyor.
AKP hakkında inceleme