Showing posts with label Siyaset. Show all posts
Showing posts with label Siyaset. Show all posts

Wednesday, February 17, 2010

Kamu Düzeni Müsteşarlığı kurulacak

Terörle mücadelede ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak üzere, İçişleri Bakanlığına bağlı ''Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı'' kurulmasını öngören tasarı, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı.



Kanuna göre, İçişleri Bakanının başkanlığında Terörle Mücadele Koordinasyon Kurulu da oluşturulacak.



TBMM Genel Kurulunda kabul edilen ''Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'' ile kurulması öngörülen ''Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı''nın operasyonel görevi olmayacak.



Tasarıya göre, terörle mücadeleye ilişkin Politika ve stratejileri geliştirmek ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak üzere İçişleri Bakanlığına bağlı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı kurulacak.



Güvenlik kuruluşları ve ilgili kurumlar arasında terörle mücadele alanında gerekli koordinasyonu sağlamak, bu alandaki politika ve uygulamaları değerlendirmek amacıyla Terörle Mücadele Koordinasyon Kurulu kurulacak.



Kurul; İçişleri Bakanının başkanlığında, Genelkurmay İkinci Başkanı, Jandarma Genel Komutanı, MİT, Adalet, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları müsteşarları, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Sahil Güvenlik Komutanından oluşacak. Gerektiğinde gündemle ilgili diğer kurum ve kuruluş temsilcileri de toplantıya davet edilebilecek.



İçişleri Bakanının daveti üzerine toplanacak Kurulun gündemi, Kurul üyelerinin görüşleri alınarak İçişleri Bakanı tarafından belirlenecek.



94 KİŞİLİK KADROYLA ÇALIŞACAK



Müsteşarlık merkez teşkilatına; Müsteşar, 2 müsteşar yardımcısı, 6 daire başkanı olmak üzere 94 kadro ihdas edilecek. Bu kadrolar, hukuk müşaviri, uzman, çözümleyici, programcı, mütercim, veri hazırlama ve kontrol işletmeni, mühendis, istatistikçi, sosyolog, Psikolog, antropolog gibi unvanlardan oluşacak.

Müsteşarlık, gerekli görülen görevler için hizmet süreleri belirtilmek kaydıyla Müsteşarın teklifi ve İçişleri Bakanının onayı ile özel ihtisas ve araştırma komisyonları kurabilecek.



Müsteşarlığın, güvenlikle ilgili operasyonel bir görevi olmayacak.



Müsteşar, müsteşarlığın görev ve hizmetlerinin mevzuata uygun olarak yürütülmesinden, İçişleri Bakanına karşı sorumlu olacak.



İSTİHBARAT DEĞERLENDİRME MERKEZİ



Terörle mücadele alanında oluşturulacak politika ve stratejiler ile alınacak tedbirlere esas olmak üzere, ilgili birimlerden stratejik istihbaratın alınması ve değerlendirilmesi amacıyla doğrudan Müsteşara bağlı İstihbarat Değerlendirme Merkezi oluşturulacak.



Bu çerçevede, güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimleri ile Dışişleri Bakanlığınca elde edilecek stratejik bilgi ve istihbarat bu merkezde değerlendirilecek.



Terörle mücadeleye yönelik strateji belirlemek amacıyla ihtiyaç duyulan istihbari bilgiler, Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, MİT Müsteşarlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Müsteşarlığa verilecek. Bu bilgiler doğrultusunda yapılacak Analiz ve değerlendirmeler ilgili birimlerle paylaşılacak.



Müsteşarlık, Planlama, Koordinasyon ve Sosyal Destek Daire Başkanlığı, Araştırma-Geliştirme Daire Başkanlığı, İletişim Daire Başkanlığı, Dış İlişkiler Daire Başkanlığı ana hizmet birimlerinden oluşacak.

İnsan Kaynakları ve Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı adı altında yardımcı hizmet birimi bulunacak olan Müsteşarlığın, Strateji geliştirme Daire Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği ve Müsteşarlık Müşavirleri adı altında danışma hizmet birimleri olacak.



ON ''MÜSTEŞARLIK MÜŞAVİRİ'' ÇALIŞABİLECEK



Müsteşarlıkta, terörle mücadele alanında özel bilgi ve ihtisasından yararlanılmak üzere, Devlet Memurları Kanunu ve diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki usul ve esaslarına bağlı olmaksızın, İçişleri Bakanının onayıyla, en çok 10 ''müsteşarlık müşaviri'' unvanıyla sözleşmeli personel çalışabilecek.



Personelin sözleşme usul ve esasları, müsteşarlık tarafından tespit edilecek. Kanuna ekli cetvelde belirlenen tavan ve taban ücretleri arasında kalmak üzere, müsteşarın teklifi ve bakanın onayıyla, aylık brüt sözleşme ücreti ödenecek.



Müsteşarlıkta sözleşmeli personel olarak istihdam edilenler için belirlenen esaslar çerçevesinde, ikramiye ve teşvik ikramiyesi ödenebilecek.



Bu şekilde çalıştırılma, sözleşme bitiminde kamu kurum ve kuruluşlarında herhangi bir pozisyon, kadro açısından kazanılmış hak oluşturmayacak.



YABANCI UZMAN



Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığında, özel uzmanlık isteyen konularda kadro karşılığı olmaksızın, tam gün, kısmi gün, belli bir konu veya Proje bazında, konu ya da projenin süresi ile sınırlı tutulmak koşuluyla sözleşmeli personel ve yabancı uzman çalıştırılabilecek.



Başbakanlık merkez teşkilatında sözleşmeli personelin yararlandığı ücret artışlarından Müsteşarlıkta çalışan sözleşmeli personel de aynı usul ve esaslara göre aynen yararlandırılacak. Söz konusu personele, ocak, nisan, temmuz ve ekim aylarında birer aylık sözleşme ücreti tutarında ikramiye ödenecek.



Üstün gayret ve çalışmaları sonucunda emsallerine göre başarılı çalışma yaptıkları tespit edilenlere, Müsteşarın teklifi üzerine Bakan onayı ile haziran ve aralık aylarında birer aylık sözleşme ücreti tutarına kadar teşvik ikramiyesi verilebilecek.



Müsteşarlık, kanunla belirlenen görevleri yaparken, bakanlıklar, kurum ve kuruluşlarla iş birliği içerisinde çalışacak. Müsteşarlık tarafından istenen her türlü bilgi ve belge talebi, ilgili bakanlık, kurum ve kuruluşlar tarafından gecikmeksizin yerine getirilecek.



ÖRTÜLÜ ÖDENEK



Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununa tabi genel bütçeli bir idare olacak. Kanun kapsamında yürüttüğü ve gizlilik içeren işler için Müsteşarlık bütçesine örtülü ödenek konulacak.



Güvenlik politikaları ve sosyo-ekonomik politikaların uyumlu bir şekilde yürütülmesini sağlamak üzere, illerde İl Sosyal Etüt ve Proje Müdürlüğü kurulacak. Bu nedenle İçişleri Bakanlığı taşra teşkilatına 81 atama yapılacak.



İçişleri Bakanlığının hazırlayacağı yönetmelikler, kanunun yayımı tarihinden itibaren 6 ay içerisinde yürürlüğe girecek.



KONUŞMALAR



Tasarının maddeleri ile ilgili önerge veren milletvekilleri eleştirilerini dile getirdiler.



CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, yargıda ''partizan'' yapılanma olduğunu öne sürdü. Türkiye'nin Erzincan ve Erzurum'da yargıda yetki çatışmasını dehşetle izlediğini ifade eden Kart, Erzurum Cumhuriyet Başsavcısının Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı hakkında davada açtığını anımsattı. Kart, ''İktidar mensuplarını bu yargılama kesmiyor. Yeni bir mekanizma devreye sokuluyor. Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı hangi karanlık odaktan güç alıyorsa Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir iş yapıyor. Buna yetkisi yok, Ceza Usulü Yasası açık. Bunu Başsavcının bilmemesi mümkün mü? Erzincan Cumhuriyet Başsavcısının şahsında yargının tümüne gözdağı veriliyor'' dedi.



2007 yılında ABD'den 35 istihbarat uzmanının 3 ay süreyle görev yapmak Türkiye'ye gönderildiği, bu kişilerin halen görevlerini sürdürdüğü yolunda iddialar bulunduğunu öne süren Kart, ''Sayın İçişleri Bakanına soruyorum: Bu, doğru mu? Sayın Bakan cevap vermiyor. Sayın Bakan, siz Türkiye Cumhuriyetinin İçişleri Bakanı mısınız, yoksa birilerinin yarattığı karargahın taşeronu olarak mı görev yapıyorsunuz?'' diye konuştu.



Tasarının ''sakat'' olduğunu iddia eden Kart, Atalay'ın eleştirilere karşı somut açıklamalar yapması gerektiğini kaydetti.



Kart, tasarı ile İl Sosyal Etüt ve Proje Müdürlükleri oluşturulduğunu da anımsatarak, bununla ''Hitler Almanyasındaki 'gestapo' örgütlenmesinin getirildiğini'' savundu. Kart, kurulacak müsteşarlık görevine getirilecek müsteşara örtülü ödenek verilmesinin öngörüldüğünü belirterek, bu konuya açıklık getirilmesi gerektiğini vurguladı.



İzmir Bağımsız Milletvekili Harun Öztürk ise tasarıda terör tanımının yapılmadığını, böyle yasalaşması durumunda sivil toplum örgütlerinin hareketlerinin terör olarak değerlendirilebileceğini ileri sürerek, ''İktidara bu belirsizlik içinde yetki verilmesi, son derece tehlikeli olacaktır. TBMM bu yetkiyi vermemelidir'' dedi.



Öztürk, tasarıyla, iktidara yakın kişilerin personel olarak müsteşarlıkta görevlendirilebileceğini iddia etti. Öztürk, MGK'nın da tümüyle by pass edildiğini de savundu.



CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek de Genelkurmay Başkanı ve MİT müsteşarının doğrudan Başbakan'a bağlı olduğunu, Genelkurmay 2. Başkanının da böyle değerlendirilebileceğini ifade ederek, ''Genelkurmay 2. Başkanı ve MİT Müsteşarı İçişleri Bakanının başkanlığında oluşturulacak kurulda yer alacak. Buradaki ilişkin nasıl olacak? Buradan çatışma çıkar'' görüşünü dile getirdi.



BDP Bitlis Milletvekili Nezir Karabaş, bugüne kadar konuyla ilgili birçok kurumun oluşturulduğunu, kurulacak müsteşarlığın da sonuç vermeyeceğini ileri sürerek, ''Konuya güvenlik mantığıyla bakmak sonuç getirmeyecek. Bu yasa, geri çekilmeli'' diye konuştu.



BDP Siirt Milletvekili Sırrı Sakık da konuya güvenlik mantığıyla bakılmasının doğru olmadığını iddia etti. Sakık, ''Otoriter anlayışla sorunlar çözüldü mü? Güvenlik yasaları Türkiye'yi özgürleştirmiyor. Türkiye'nin güvenlik değil, özgürlük yasalarına ihtiyacı var'' dedi.



BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ise ''süper müsteşarlığın'' kurulduğunu belirterek, ''Toplumu demokratikleştirmeden terörle mücadelenin mümkünatı yoktur'' dedi.



Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç, tasarıyı ''vatandaşı susturma kanunu'' olarak niteleyerek, ''dikta bir müsteşarlığın kurulduğunu'' savundu.



Genç, ''AKP iktidarına güvenmiyorum. Devletin kaynaklarını talan ettiler, ceplerini doldurdular'' görüşünü dile getirdi.



''CHP, FAZLA KARAMSAR''



Tasarının kabul edilmesinin ardından teşekkür konuşması yapan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, tasarıyla ilgili özellikle CHP'nin fazla karamsar göründüğünü ifade ederek, ''Ama göreceksiniz, mahçup olacaksınız. Etkili koordinasyon birimi olacak. Burada hayırlı işler yapacağız. Eleştirilerinizi de önemli görüyoruz. Çalışmalarımızda daima hatırlayacağız'' diye konuştu.



Tasarının yasalaşmasınin ardından Başkanvekili Nevzat Pakdil, yarın saat 13.00'te toplanmak üzere birleşimi kapattı.
Kamu Düzeni Müsteşarlığı kurulacak

"Anayasaya aykırı"

AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, HSYK'nın, Erzurum özel yetkili savcılarla ilgili verdiği kararla, yargı görevi yapanları etkilediğini belirterek, ''Böyle bir karardan sonra bütün tayin ve terfisi, meslekten uzaklaştırılması HSYK kararına bağlı olan hangi savcı ve hakim, hangi cesaretle, neye dayanarak bu soruşturmayı yürütecek, kovuşturma olduğunda karar oluşturacak?'' dedi.



Bozdağ, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in tutuklanması ve daha sonra HSYK'nın Erzurum'daki özel yetkili savcıların yetkisini kaldırmasıyla ilgili olarak gazetecilerin sorularını yanıtladı. Hukuk devleti adına üzgün olduğunu belirten Bozdağ, ''Çünkü bugün hukuk devleti ilkesini en üst seviyede korumakla görevli ve yetkili olanların, maalesef hukuk devleti ilkesini nasıl ihlal ettiklerini, nasıl çiğnediklerini, yasaları nasıl eğip büktüklerine şahit olduk. Çok üzüldüm. Çünkü herkes bir yerden bakıyor'' dedi.



CMK'nın 250 ve 251. maddeleri kapsamında devam eden bir soruşturma bulunduğuna işaret eden Bozdağ, şöyle konuştu:



''CMK'nın 251. maddesinin birinci fıkrası çok açık; '250. madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, HSYK tarafından bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu suçlar, görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet Başsavcılığınca 250. madde kapsamındaki suçlara bakan ağır ceza mahkemelerinden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.'



Erzurum'da gündemdeki soruşturmayı yürüten savcılığın yetkisi yine HSYK tarafından verilmiş. Burada yürütülen suçlar da katalog suçlarla ilgili... Bunu özel yetkili cumhuriyet savcısı yürütür. Üçüncü fıkrada bir hüküm var; 'birinci suçlarda belirtilen suçları işleyenler, sıfat ve memuriyeti ne olursa olsun, bu kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim halinde Askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.' Soruşturma ile kovuşturmayı yasa ayırıyor. Soruşturma sırasında hakim olsun, savcı olsun ya da herhangi bir sıfatı taşıyan kişi olsun, 250. madde kapsamında yer alan katalog suçlardan herhangi birine dair hakkında herhangi bir soruşturma başlatıldığı zaman, o soruşturma diğerleri gibi yürütülür. Bu noktada bir ayrım yok. Şu anda orada devam eden bir soruşturma var, başlamış bir yargılama yok. Soruşturma devam edip bitti, eğer soruşturmayı yürüten savcılar, dava açma gereği duydu ve davayı açtığında, o zaman yargılamayı özel yetkili ağır ceza mahkemesi değil de Yargıtay veya başka yer yargılayacaksa orası yargılar. Çok açık bu hükümler. Ama bütün bunlara rağmen tartışılması mümkün olmayan hükümleri tartışmaya açarak, başka kanunlarla irtibatlandırarak hukuk adına bir çarpıtma var.''



''YARGI GÖREVİ YAPANLARI ETKİLEMEYE TEŞEBBÜS, SUÇUDUR''



HSY'nın kararının yargı bağımsızlığına açık bir müdahale olduğunu savunan Bozdağ, şöyle konuştu:

''Hukuk devleti ilkesinin, hakim ve savcı teminatının açık bir ihlalidir. Çünkü HSYK'nın esas varlık nedenlerinden biri, yargı bağımsızlığı ve yargı görevi yapanların teminatını korumak ve kollamaktır. Ama şimdi bu kararla beraber HSYK, yargı görevi yapanları etkilemiştir. Adli yargıyı etkilemeye teşebbüs etmiştir. Böyle bir karardan sonra bütün tayin ve terfisi, meslekten uzaklaştırılması, HSYK'nın kararına bağlı olan hangi savcı ve hakim, hangi cesaretle, neye dayanarak bu soruşturmayı yürütecek veya kovuşturma olduğunda karar oluşturacak? Bu resmen ve alenen, devam eden soruşturmaya açık bir müdahaledir, adli yargılamayı etkilemeye açık bir teşebbüs suçudur. Yargı görevi yapanları etkilemeye açık bir teşebbüs suçudur. HSYK gibi yargı görevi yapanların üzerinde her türlü tasarruf yetkisine sahip bir kurulun yapmış olması, bunun vahametini ortaya koyan bir başka yaklaşımdır. Bu nedenle kabul edilemez bir davranış olarak görüyorum.''



''YARGIDAKİ SİYASALLAŞMA İKTİDARIN MÜDAHALESİ DEĞİL''



Bozdağ, Türkiye'de yargıya siyasal iktidarın veya iktidarların müdahale etme ve tasarrufta bulunma imkanı olmadığını belirterek, ''Çünkü yargıyla ilgili tasarruflar, HSYK'da nihai söz olarak söyleniyor. Şimdi devam eden bir soruşturma var. İktidar, bir savcıyı, hakimi görevden alabilir mi, görev yerini değiştirebilir mi? Onların üzerinde böyle bir tasarrufu yok. Bu tasarruf, HSYK'ya ait. Şu anda yargıda bir siyasallaşma olduğu açık. Bu siyasallaşma siyasi iktidarların müdahalesinden değil'' görüşünü ifade etti.

Bozdağ, şunları kaydetti:



''Düşünün Yargıtay Başkanı, yargının en tepesindeki kişi olarak, 'yandaş yargı' ifadesini kullanabilme yaklaşımını gösterebiliyor. Devam eden bir takım soruşturma ve davalar temyiz edildiğinde, Yargıtay'a gelecek. Yargıtay Başkanı, eğer 'yandaş yargıdan', şundan, bundan bahsedebiliyorsa, o zaman orada durup düşünmek lazım. Türkiye'de ne oluyor, yargı kendi içinde ne yapıyor? Bu kararlara bakıldığında insan ürperiyor. Hukuk devleti ve Türk demokrasisi adına, işin doğrusu bu yaşananlardan hicap duyuyorum. Olabilir şeyler değil. Bugün eğer Türkiye'de hukuk devleti ilkesi tam anlamıyla hayata geçmiş olsaydı, ne HSYK toplanıp böyle bir karar alabilirdi, ne de Yargıtay Başkanı böyle bir açıklama yapabilirdi. Yargı bağımsız olmalı, amenna ve tarafsız olmalı. Yargı herkese karşı tarafsız, bağımsız olmalı. Ama kendi ideolojilerine, kendi dünya görüşlerine karşı da bağımsız ve tarafsız olmalı. Hukuku, Anayasayı uygulamalı ve hukukun üstünlüğü ilkesini asla zedelememeli. Zedelenmesine imkan verecek yorumlardan da kaçınmalıdır. Ama maalesef bu son olaylar, bizim adli tarihimizi yazanlar yazacaktır. Türkiye'de yargının nasıl hukuk devleti ilkesini, Anayasa ve hukuku ihlal etiğini tarih yazacaktır. Bunlar övünülecek işler değil. Hukukçu olarak hicap duyuyorum. Gelecekte de bunları yazanlar, çizenler bunu Türk adli tarihinin övünülecek sayfaları arasında değil, üzülünecek sayfaları arasında yer alacaktır. ''

"Anayasaya aykırı"

Erdoğan hukukçu vekillerle görüşüyor

HSYK'nın kararının ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Hukukçu Milletvekillerini toplantıya çağırdı.



Resmi Konut'ta partisinin hukukçu vekilleri ile HSYK'nın kararını değerlendirmek üzere bir araya gelen Başbakan Erdoğan, vekillerden önce de Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile görüşmüştü.



Resmi Konut'ta halen devam etmekte olan toplantıda, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Bakan Ergin, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya ve AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ da yer alıyor. Toplantıda, HSYK'nın kararı ile ilgili bir durum değerlendirmesinin yapıldığı öğrenildi.









Erdoğan hukukçu vekillerle görüşüyor

Atalay a gensoru önergesi

CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, İçişleri Bakanı Beşir Atalay hakkındaki gensoru önergesini TBMM Başkanlığına sunduklarını açıkladı.



Anadol, Grup Başkanvekilleri Hakkı Suha Okay ve Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte düzenlediği basın toplantısında, TBMM Başkanlığına sundukları önergeyi okudu. Önergede, ''Demokratik açılım diye adlandırılan Proje kapsamında, terör örgütü mensuplarının yargı sürecini etkileyen, bu konuda özel yargılama düzeni sağlamak için devletin olanaklarını seferber eden, terör örgütü mensuplarının tutuklanmaması için hukuku çiğneyip, yargıyı yönlendiren pazarlıkları yapan, bu amaçla gizli müzakereler yürüten Bakan Atalay hakkında gensoru açılmasını arz ve teklif ederiz'' denildi. İçişleri Bakanı Beşir Atalay hakkındaki gensoru önergesini, TBMM Başkanlığına sundu.



CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, Grup Başkanvekilleri Hakkı Suha Okay ve Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte düzenlediği basın toplantısında, TBMM Başkanlığına sundukları önerge hakkında bilgi verdi.

Önergede, ''demokratik açılım'' olarak adlandırılan projenin, dış güçlerin de desteği ile siyasi iktidar tarafından ortaya konulduğu iddia edildi.



''Proje ile nelerin öngörüldüğü, kimlerle hangi pazarlıkların yapıldığı, bu kapsamda kimlere ne sözler verildiği ve nelerin hayata geçirilmesinin planlandığı hakkında TBMM'ye ve kamuoyuna inandırıcı hiç bir açıklama yapılmadığı'' ileri sürülen önergede, ''Sonucu belli olmayan, amaçları netlik kazanmamış, hiçbir yasal dayanağı oluşturulmamış, ucu açık bir süreç, AKP Hükümeti eliyle Türkiye'ye dayatılmak istenmiştir'' görüşüne yer verildi.



Ortaya konulan projenin ilk eş zamanlı fiili adımının, 17 Ekim 2009'da gizli görüşme sonrası atıldığı, 19 Ekim 2009 tarihinde de uygulamaya konulduğu belirtilen önergede, şunlar kaydedildi:

''Mahmur Kampından hareket eden 26 kişilik grup ile Kandil Dağından hareket eden 8 kişilik terör örgütü üyesine, 19 Ekim 2009'da Habur Sınır kapısından Türkiye'ye giriş yaptırılmıştır. Grubun Türkiye'ye ulaşmasından önce, Habur gümrük sahasında Mobil mahkeme salonu hazırlanmış, aralarında İçişleri Bakanlığı Müsteşarının da bulunduğu üst düzey kamu görevlilerinin hazır bulunduğu karşılama için bir düzen kurulmuştur. Habur'da yaşanan süreci, siyasi iktidar ile terör örgütü mensuplarının birlikle planladıkları, üzerinde anlaştıkları ve hayata geçirmek üzere eş zamanlı olarak harekete geçtikleri, tartışmasız olarak gözler önüne serilmiştir.



Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından özel yetkili savcılar; 34 kişinin 4 saat gibi kısa bir sürede ifadelerini alarak, bunlardan 29'unu serbest bırakmıştır. 5 kişi ise TCK'nın 314. maddesi uyarınca terör örgütüne üye olma suçundan tutuklama talebiyle nöbetçi mahkemeye sevk edilmiş, aynı gün bu 5 kişi de serbest bırakılmıştır.



Kandil'den gelen terör örgütü üyelerinden birisinin, 'terör örgütü elebaşının çağrısı üzerine geldiklerini, barış için talepleri olduğunu, kendilerinin barışsever olduklarını' söylediği AA bültenine yansımıştır. TCK'nın etkin pişmanlık başlıklı 221. maddesinin 2. fıkrasında, 'örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz' hükmüne yer verilmiştir. Kandil'den gelenler mahkemenin hemen ardından yaptığı açıklamalarda, terör örgütünden ayrılmadıklarını ifade etmişlerdir. Habur'da serbest bırakılan terör örgütü üyelerinin, TCK'nin etkin pişmanlık hükümlerinden nasıl yararlandırıldıkları sorusunun yanıtı, yargı üzerinde yapılan ayarı gözler önüne sermektedir.''



''SÜREÇ, HALKIN TEPKİSİ NEDENİYLE BAŞARIYA ULAŞAMADI''



Önergede, ''demokratik açılım'' sürecinin, müzakere yürüten tarafların anlaşamamasından değil, Habur'da ortaya çıkan görüntünün ardından, halkın tepkisi nedeniyle başarıya ulaşamadığı ifade edildi.

''Demokratik açılım'' projesinin kurgusunun, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve İçişleri Bakanı Atalay tarafından uygulamaya sokulduğu anlatılan önergede, ''Sayın Atalay her seferinde, süreci şeffaf bir şekilde yürüttüklerini söyleme ihtiyacı duymuş, ancak her seferinde de eski bir milletvekilinin itirafında olduğu gibi, devleti taahhüt altına sokan gizli görüşmeler içinde bulunduğu ortaya çıkmıştır'' denildi.

Önergede, 19 Ekim 2009'da ortaya çıkan kurgunun, 17 Ekim 2009'da Atatürk Orman Çiftliğinde Beşir Atalay tarafından müzakere edildiği ileri sürülerek, şu görüşlere yer verildi:



''Hukuk devletlerinde Bakanlar, terör örgütünü muhatap alan, yasal olmayan taahhütler içeren gizli görüşmeler yapamazlar. Hukuk devletlerinde herkes için ayrı ayrı yargı düzeni kurulamaz. Demokratik Açılım diye adlandırılan proje kapsamında, terör örgütü mensuplarının yargı sürecini etkileyen, bu konuda özel yargılama düzeni sağlamak için devletin olanaklarını seferber eden, terör örgütü mensuplarının tutuklanmaması için hukuku çiğneyip, yargıyı yönlendiren pazarlıkları yapan, bu amaçla gizli müzakereler yürüten Bakan Atalay hakkında gensoru açılmasını arz ve teklif ederiz.''

Atalay'a gensoru önergesi

Şahin yorum yapmadı

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Cumhurbaşkanlığı seçimine uzun süre olduğunu ve tartışmanın erken başladığını ifade ederek "Meclisimiz gündemine hâkimdir. Bu konuyla ilgili çalışmalarını yapar. Hepimiz de sonucunu birlikte görürüz"dedi. Şahin, TBMM Başkanı olarak siyasi tartışmaya dönüşen bir konuda fikir beyan etmek istemediğini söyledi.

Şahin yorum yapmadı

Bahçeli kıskanç

DEVLET Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin açıklamalarında "kendi tasavvurundaki içe kapanık, vizyonsuz Türkiye'nin profilini çizdiğini" belirterek, "Bahçeli'nin geçmişte içinde yer aldığı hükümet döneminde sergilediği acizlik bugün kendisinde AK Parti hükümetinin icraatlarına karşı bir kıskançlık haline dönüştü" dedi.

Bahçeli kıskanç'

Kayıp çocuklar için komisyon

KAYIP çocuklar için Meclis araştırma Komisyonu kuruldu. TBMM Genel Kurulu'nda iktidar ve muhalefet milletvekilleri tarafından verilen 25 ayrı araştırma önergesi dün birleştirilerek görüşüldü.Yapılan görüşmeler sonucunda Meclis Araştırma Komisyonu kurulması oybirliği ile kabul edildi. Komisyon 16 üyeden oluşacak, gerektiğinde Ankara dışında da çalışacak.

Kayıp çocuklar için komisyon

Büyükelçi Yakıtal merkeze alındı


PERSONELİNE yönelik sarkıntılık iddialarının ardından Türkiye'nin Roma Büyükelçisi Ali Yakıtal ile ilgili Dışişleri'nden ilk defa yazılı açıklama geldi. Merkeze çekilen Yakıtal, Büyükelçilik ikametgâhını boşaltmak için Roma'ya giderken hakkındaki soruşturmanın tamamlandığı iddialarını yalanladı. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin, "Büyükelçi Yakıtal'ın soruşturma sonucunda suçlu bulunduğuna ilişkin bilgiler gerçeği yansıtmamaktadır. Zira ilgili mevzuat çerçevesinde yürütülmekte olan bu süreç tüm yönleriyle devam etmektedir" dedi.


Büyükelçi Yakıtal merkeze alındı

Hukukçular görev süresi için 5 de olur 7 de diyor

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresinin Anayasa'da yazıldığı gibi 5 yıl olduğunu ve "Ben seçildiğimde görev süresi 7 yıldı. O yüzden 7 yıl yaparım" diye diretilmesi halinde bunun rejim sorununa yol açacağı yönündeki ifadeleri Cumhurbaşkanı görev süresine ilişkin tartışma başlattı. Hukukçular ise her iki durumun da hukuka uygun olduğu görüşünde birleşiyor. Konuyu değerlendiren Anayasa Profesörü Ergun Özbudun, Cumhurbaşkanının seçimi ile ilgili "5+5" derken, Prof. Dr. Mümtaz Soysal ise Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi konusundaki anayasa değişikliğinin değiştirilmesi gerektiğini ifade ederek, 5+5'i savundu ve "Yanlış bir Anayasa değişikliğiydi. Artık konu siyasal konu haline geldi. Nedir, konunun özünde Tayyip Erdoğan mı olacak, yoksa Abdullah Gül mü devam ettirecek? Olay aslında bir parti içerisinde 2 kişinin çekişmesi eksenindedir" dedi. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden ise kamu hukukunda kazanılmış hakkın olamayacağını vurguladı ve süreci "Konu, Anayasa Mahkemesi'ne bir düzenleme olmadan da gitmez. Bana göre, 7 yıl daha çok tartışılır. Bu nedenle 5+5 daha uygundur. Çok tartışılacak bir konu" şeklinde yorumladı. Adalet eski Bakanı Oltan Sungurlu da iki durumun da hukuken mümkün olacağını öne sürerek, "Olay artık tamamen siyasal. Akla yakın gelen 5+5'dir" dedi. ANKA

Hukukçular görev süresi için '5 de olur 7 de' diyor

Gül ün görev süresi 5 yıl

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresinin 5 yıl olduğunu savundu. Bahçeli grup toplantısının çıkışında gazetecilerin cumhurbaşkanının görev süresi ile ilgili sorularını yanıtladı ve Gül'ün görev süresinin 5 yıl olduğunu belirterek, şöyle dedi: "5 yıl üzerinde sürdürülebilecek her hangi bir tartışma, çok farklı anlaşılmalara sebebiyet verebilir. Ve özellikle demokrasinin üzerinde aşırı derecede vurgu yaparak sonradan demokrat olma heveslerine karşı da çok büyük bir gölge düşürür." Bahçeli bu sürenin ne şekilde belirleneceği ile ilgili bir başka soruya da, "Okuma yazma bilen herkes belirleyebilir" yanıtını verdi.

'Gül'ün görev süresi 5 yıl'

Her şey anayasa kitabında belirtilmiş

CHP lideri Deniz Baykal, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "sıkıştıkça, foyası çıktıkça, gerçekler görüldükçe kendilerine hakaret ettiğini" savunarak, "Bunu yaparak gerçekleri örtmesine izin vermeyeceğiz. Başbakan'ın hakaretlerine bile değer vermiyorum. Kendisi acınacak halde" dedi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresinin 5 yıl olduğu görüşünü yineleyerek, bu konuda Fransa örneğinin yanlış olduğunu söyleyen Baykal, partisinin grup toplantısında şöyle dedi: "Her şey anayasada yazıyor. TBMM'nin görev süresi 4 Cumhurbaşkanının ise 5 yıldır. 'Fransa'da yeni Anayasa 5 yıla indirmiş ama Chirac 7 yıl yapmış' diyorlar. Orada, 'Bundan sonraki cumhurbaşkanının seçilmesinde geçerli olur' deniyor. Bizde böyle bir madde yok." Baykal Habur tartışması ile ilgili de şöyle dedi: "Diyarbakır'da yargılanmakta olan Hatip Dicle, 'Habur sınırı kapısına PKK'lı kadrolar gelmeden önce bize İçişleri Bakanı 'Merak etmeyin biz mahkemeleri ayarladık' diye ifade verdi. Bu ifade mahkemede verilmiştir. İfadenin tutanağı elimde. (Erdoğan'ın Silivri ve İmralı örneklerine) Gelenler herhangi bir kaygı içinde gelmemişlerdir. Pazarlık sonucu oraya geldiler ve hepsi serbest bırakıldı. Oraya mahkeme taşındı. Silivri'de mahkeme kuruldu, İmralı'da yargılandı. Oraya tahliyeye gittiler. Yargılamaya değil. Biz bu konuda İçişleri Bakanı'nı hesap vermeye çağıracağız. Yarın, 'Hukukun ırzına geçilirken siz ne yaptınız' diye bize sorarlar." ANKARA

'Her şey anayasa kitabında belirtilmiş'

Kral Faysal ödülünü eğitime bağışlayacak

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, Ortadoğu'nun Nobel'i olarak kabul edilen Kral Faysal ödülünden gelecek 250 bin doları bağışlayacak. Başbakanlık kaynakları ödülün bağışlanacağı sektörün "eğitim" olduğunu açıklayan Başbakanlık kaynakları, Başbakan Erdoğan Suudi Arabistan tarafından "İslam'a Hizmet Dalı"nda Kral faysal Uluslararası Ödülü'ne layık görülmüştü.

Kral Faysal ödülünü eğitime bağışlayacak

Adlarını ağzıma almayacağım

Başbakan Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye 'psikolojik sorunları var' imasında bulundu. İki lideri sert sözlerle eleştiren Erdoğan, "Fevkalade bir durum olmadıkça bundan sonra kolay kolay adlarını ağzıma almayacağım" dedi. CHP'nin vermeye hazırlandığı "Habur Gensorusu"nu da eleştiren ve "Gensoru bu ülkede yalama oldu" diyen Erdoğan, Habur benzeri uygulamaların geçmişte de yapıldığını belirterek Silivri'de Ergenekon, İmralı'da Abdullah Öcalan yargılamalarını örnek gösterdi. Erdoğan, dün partisinin grup toplantısında şu mesajları verdi: ÖNCE BAYKAL

Baykal bir kez daha anket konusunu gündeme getirdi. Bizim oy oranımız seni niye bu kadar meşgul ediyor, çok mu yükseldi oylarımız yoksa? Sen onları bize bırak, biz takip ediyoruz. Hamdolsun milletimizin teveccühü her geçen gün artıyor. Anketler partin hakkında ne söylüyor, sen çık bunu anlat.

Sayın Baykal sen iktidar olmak için değil partinin başında kalabilmek için gayret sarf ediyorsun. Blair'in, Schröder'in oyları düştü, çekildi. Sen niye bu kadar dayatıyorsun ya bırak; artık senden sosyal demokratlar da memnun değil, 'çakıldın kaldın' diyorlar.

Ben bundan memnunum. Senin gibi ana muhalefet liderine can kurban, yeter ki orda kalıver ya. Psikoloji biliminde Sayın Baykal'ın bu yaklaşımına 'yansıtma' derler. Bir savunma mekanizmasıdır bu aslında. Kişi kendisindeki olumsuz durumları başkasına yakıştırır. Yalnız Sayın Baykal'a bir tavsiyem var, yansıtmanın ileri derecesi düşünce sapmasıdır ki bu taşkınlıktır, en tehlikelisi de halüsinasyondur. Kendini darı ambarında görmeye başlamaktır, bu çok daha tehlikelidir. Umarım Baykal, Türkiye'nin gerçek gündemine döner, bizim oylarımızı bırakıp kendi oy oranlarıyla ilgilenmeye başlar. Bunun ruh sağlığı için de partisi için de hayırlı olacağına inanıyorum.

Sayın Baykal hizipçilikte mahir olduğu için, 'her kurum içinde hizipler oluştuğu iddiasıyla nasıl bölünme meydana getiririm, bu kurumları hükümetin üzerine nasıl gönderirim' diye hesap yapıyor. Yargının aldığı her kararı biz de memnuniyetle karşılamıyoruz. Ama çıkıp da hükümeti yıpratmaya çalışıyorlar demiyoruz. Baykal, işine gelen yargı kararları karşısında 'şeriatın kestiği parmak acımaz' derken, işine gelmediği yargı tasarrufları karşısında hükümeti yandaş yargı oluşturmak gibi ağır ithamlarda bulunuyor.

Tutmuş Habur Sınır Kapısı'ndaki yargılamalar hakkında bir takım hezeyanlara tutuluyor. Affınıza sığınıyorum gensoru da artık bu ülkede yalama oldu. Diyarbakır Valiliği'nin Cumhuriyet Savcılığı'na yaptığı başvuru üzerine Güvenlik gerekçesiyle savcılar Habur'a gitmiştir. Bu, kanunlar çerçevesinde bir uygulamadır. Türkiye'de ilk kez vuku bulmuyor. Ergenekon davasının Silivri'de görülmesi, Abdullah Öcalan'ın davasının İmralı'da görülmesi bunun açık örnekleridir.



SONRA BAHÇELİ

MHP liderinin konuşmalarına yansıyan hırçınlık, siyasete seviye kaybettiriyor. Bu, Siyaset tarihine en çirkin üslup olarak geçecektir, hatırlanmak istenmeyecektir. Sağlıksız, problemli bir ruh halini gösteriyor. Bizim sıralarımıza gelebilirsin bizim kapılarımız açık. Ertesi gün arkadaşlarımız ziyaret ettiler, bir metre uygulanmadı, ne oldu?

Bundan sonra da fevkalade bir durum yaşanmadıkça ne Sayın Baykal'ı ne Bahçeli'yi ağzıma kolay kolay almayacağım. ANKARA

'Adlarını ağzıma almayacağım'

Baykal: Üniversite sınavı kalkacak

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, TEKEL işçileriyle ilgili konuşurken de ''peşkeş çekmedik'' derken de gerçeği yansıtmadığını savunarak, ''TEKEL işçisine 4-C dışında işine devam etme imkanını çok görüyorsun, 'yetim hakkı' diye bize boş Edebiyat taslıyorsun, ondan sonra TEKEL işçisinin de alnının teriyle kazanılmış tesisi, bir yandaşına, tanıdığına tahsis ediyorsun'' dedi.



Baykal, partisinin TBMM grubunda yaptığı konuşmada ekonomideki gelişmeleri ve TEKEL işçilerinin eylemini değerlendirdi.



Sanayi üretiminde beklenen atılımın çıkmadığını ifade eden Baykal, kaygı verici noktaya gelen işsizliğin artarak devam ettiğini söyledi. Baykal, iktidarın izlediği Ekonomi politikalarının, işsizliği ortadan kaldırmayı amaçlayan bir Politika olmadığını savundu.



Nüfusun ve kentleşmenin arttığını ancak çalışmak isteyen kişi sayısının azaldığını belirten Baykal, kasımda işgücü arzının 308 bin azaldığını, işe talip olunmadığını söyledi. Baykal, ''Bu ayın özelliği ne, acaba Define mi buldular? Zengin oldum, çalışmaya ihtiyacım yok, dışarıdan kaynak mı geliyor diyorlar'' diye sorarak, 233 bin kişinin işini kaybettiğini kaydetti.



Baykal, Türkiye'nin en temel konusunun işsizlik olduğunu, işsizliğin giderek artmasının altında, tarımın çökertilmesinin yattığını söyledi. Baykal, 2,5 milyon kişinin topraktan kopartıldığını dile getirerek, tarımı, ''ekonomide işsizliği emen süngere'' benzetti. Baykal, tarıma harcanan paranın, ''helal'' para olduğunu, tarımın yanı sıra hayvancılığa da sahip çıkılması gerektiğini kaydetti.



Türkiye'nin, Tarım ve sanayisine sahip çıkarak kalkınacağını vurgulayan Baykal, Atatürk'ün, İnönü'nün bu anlayışla yola çıktığını, ülkeyi kalkındırmak için çaba harcadıklarını söyledi. Baykal, bunun, Menderes, Bayar, Demirel dönemlerinde de götürüldüğünü anlattı.



Baykal, işsizlikle mücadele için yapılması gerekenlerden birinin GAP'ın bitirilmesi olduğunu ifade ederek, ''Siyasal değişimin gerçekleşmesine yakın bir süre kala, siyasi değişim öncesi, ne söylediğimizi bilerek söylüyorum, GAP'ı hızlandırmayacağız, bitireceğiz'' dedi.



Deniz Baykal, iktidarları dönenimde, üniversiteye giriş sınavlarını, ÖSS'leri kaldıracaklarını ifade etti.

Doğu ve Güneydoğu'da kurulan fabrikaların, ''zarar ediyor'' denilerek kapatıldığını ileri süren Baykal, zarar etse de bu fabrikaların çalıştırılması gerektiğini savundu.



''ÖNCE SEN YEME YETİM HAKKINI''



TEKEL işçilerinin eylemine de yer verdiği konuşmasında Baykal, işçilerin, sükunetle, sabırla, çile çekerek, bedel ödeyerek bir acıyı yaşadığını, toplumla da bunu paylaştığını anlattı.



Baykal, işçilerin, kimseye zarar vermediğini, vitrinlere taş atmadığını, vicdanları harekete geçirmeye çalıştığını ifade ederek, Türkiye'de de vicdanların harekete geçtiğini söyledi. Baykal, kişilerin hak mücadelesi verme şansının olabileceğinin gösterildiğini, korkunun da buradan kaynaklandığını ileri sürerek, sözlerini şöyle sürdürdü:



''(Aman ha burada bastıralım, yol olmasın) anlayışı içine girmişlerdir. Demokraside yol budur, hak mücadelesidir. 'Sen benim işyerimi satıyorsun, satarken beni yok sayıyorsun, fabrikanın taşı, duvarı gibi bakıyorsun, fabrikayı satarken, beni de satabileceğini zannediyorsun, hala Ortaçağ'daki serf anlayışı senin kafanda, çalışanıyla bunu satarım diyorsun.'



'Yetim hakkını yedirmem' diyorsan, önce sen kendin yeme o yetim hakkını. Bugünkü insanlar yetim hakkını yeme alışkanlığı olan insanlar değil, kendisi yetim, mağdur, mazlum. Onların sırtından kahramanlık yapmaya çalışıyor. Sözlerinin aslı, astarı yok. En son, 'Kimseye TEKEL'de ne menkul ne Gayrimenkul peşkeş çekilen bir şey yoktur' diyor Başbakan. Başbakanlık Denetleme Kurulunun raporlarını oku, o raporlarda bütün bu özelleştirmenin, satışın, nasıl bir peşkeş olduğu, 100 tane örneğiyle yazılı. Yanlışları teker teker, devletin denetim kurumları, senin iktidarında koymuş. Sen iktidarı bir kaybedersen, orada birileri yanlış aramaya kalkarsa, bakalım onlar neler bulur, neler çıkarır. Peşkeş çekilen bir şey yokmuş, duy da inanma. ''



TEKEL GENEL MÜDÜRLÜĞÜ BİNASININ TAHSİSİ



Baykal, İstanbul Unkapanı üzerinde 5 katlı, Galata'yı, Marmara'yı gören, son derece değerli TEKEL Genel Müdürlüğü binasının, TEKEL'den alınarak, Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğüne devredildiğini kaydetti.

Bu devir kararını Özelleştirme Yüksek Kurulunun aldığına işaret eden Baykal, kurul üyelerinin ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz olduğunu söyledi.

Baykal, şunları kaydetti:



''Bu arkadaşlar bir araya gelmişler, TEKEL'in yüzük taşı, pırlanta değerindeki gayrimenkulünü, TEKEL'den Milli Emlak Genel Müdürlüğüne intikal ettirme kararı almışlar. Devlete geçmiş, sonra ne olmuş? 300 genel müdürlük çalışanı, Kartal'a gönderilmiş -Kartal'daki durumu da sonra konuşuruz, orada da konuşulacak çok şey var- Hibe edilen binayı, Maliye Bakanı 4 özel hastanesi bulunan, Medipol Grup'a, Metropolitan Sağlık ve Eğitim Hizmetleri A.Ş'ye tahsis etmiş. Kimseye Haber vermeden, ihale yapmadan, özel hastanecilik alanında faaliyet gösteren bir şirkete devredilmiş. Bu şirket anlaşılıyor ki çok etkin bir şirket olmalı. Bu şirkete, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi de Belediye Şehir Planlama Dairesinin muhalefetine rağmen Göztepe Kavşağındaki 12 dönümlük arazisine imar izni vermiş. Şehir Plancıları Odası, 'bu ayrıcalıklı imar iznidir' diye görüş bildirmiş. TEKEL işçisine sen işçi statüsünde, 4-C uygulaması dışında, yıllardır çalıştığı çerçevede işine devam etme imkanını çok görüyorsun, 'yetim hakkı' diye bize boş edebiyat taslıyorsun, ondan sonra çıkıyorsun, bu milletin, TEKEL işçisinin de alnının teriyle kazanılmış olan tesisi, bir yandaşına, tanıdığına tahsis ediyorsun. Nedir peşkeş, bundan daha ala peşkeş var mı? Başbakan ne yapıyor, TEKEL işçileriyle ilgili konuşurken gerçeği yansıtmıyor, 'peşkeş çekmedik' derken yine gerçeği yansıtmıyor. TEKEL işçisi, bu hükümeti çok rahatsız edecek, iktidarı asker değil, TEKEL işçisi ve bakkallar götürecek.''



TEKEL işçilerine, '''Yıkarız, oradaki çadırları kaldırırız, ayın sonuna kadar süre, sonunda sizi oradan süreriz'' dendiğini belirten Baykal, ''Bu çadırlarla uğraşma ve yıldırma mücadelesinde ortaya attıkları tehditler işlemedi. Kullanmadığı bir tehdit var, önümüzdeki günlerde bir de onu kullansın, işçilere, 'sizi buradan alırım, Silivri'ye Ergenekon mahkemesine taşırım' desin. Tek başvurulmamış tehdit budur. Önümüzdeki dönemde, belki TEKEL işçilerini Ergenekon, Silivri korkutur'' diye konuştu.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, ''Bütün Türkiye'yi ayağa kaldıran o Habur girişinin arkasında gelenlere verilmiş bir teminat vardır. Gelenler oraya 'geliyoruz, acaba bizi tutuklayarak cezaevine atarlar mı?' kaygısı içinde gelmemişlerdir, güvenle gelmişlerdir'' dedi.



Baykal, partisinin grup toplantısında eski milletvekili Hatip Dicle'nin terör örgütü PKK üyelerinin Habur'da teslim olmalarına ilişkin iddialarını değerlendirdi.



Dicle'nin iddialarını mahkemedeki ifadesinde ortaya koyduğunu söyleyen Baykal, kürsüden bu ifade metnindeki bazı bölümleri okudu. Dicle'nin ifadesinde, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın teslim olan terör örgütü üyelerinin tutuklanmamalarına ilişkin olarak ''Hakim ve savcılar ayarlandı. Geldikleri gibi geçecekler'' sözlerini kullandığının yer aldığını belirten Baykal, ''Bu tanıklık ortaya koyuyor ki bütün Türkiye'yi ayağa kaldıran o Habur girişinin arkasında gelenlere verilmiş bir teminat vardır. Gelenler oraya 'geliyoruz, acaba bizi tutuklayarak cezaevine atarlar mı?' kaygısı içinde gelmemişlerdir, güvenle gelmişlerdir'' diye konuştu.



Habur'da teslim olanların bir tereddüt, kaygı içinde olmadıklarının, aksine sevinç içinde bulunduklarının görüldüğünü anlatan Baykal, şöyle devam etti:



''Başbakan bugün cevap veriyormuş, 'Silivri'de de mahkeme var'. Evet, mahkeme kuruldu orada. 'Öcalan İmralı'da yargılandı'. Evet İmralı'da yargılandı. Burada ne oldu? Tahliye edildi bitti. Yargılama nerede? Tahliyeye gittiler, tahliyeye... Yargılamaya değil. Tahliyeye hakim, savcı gönderdin sen, yargılamaya değil. Çok açık, çok net. Şimdi anlıyoruz ki o gelişten önce İçişleri Bakanı kendi Bakanlığında değil, gizlice Atatürk Orman Çiftliği'nde Tarım Bakanlığı'na ait bir çalışma yerinde gizlici buluştu. Kiminle buluştu? DTP'nin Genel Başkanıyla. Gizli bir buluşma. İçişleri Bakanı, Tarım Bakanlığına ait bir gizli yerde buluşuyor. Bu sonradan ortaya çıkıyor. 'Ne yaptınız, neyin pazarlığını yaptınız?' diye o zaman soruldu. İnandırıcı bir cevap veremediler. O zaman da kem küm... Olayı geçiştirmeye çalıştılar. Şimdi anlıyoruz onlar konuşulmuş. Buraya gelenler bu güvenle geldiler.''



''ERGENEKON''



İçişleri Bakanı Atalay'ın olayın taraflarının sözlerine değil de bir sanığın ifadesine inanılmasını eleştirdiğini kaydeden Baykal, ''Hatip Dicle böyle söylüyor, ona inanılmaz demeye getiriyorlar. Bunu söyleyenlere hatırlatmak isteriz ki sizin Ergenekon davanızın temelindeki Danıştay cinayetiyle ilgili davanın bütün dayanaklarını ortaya koyan kişi meşhur Osman Yıldırım bütün Ergenekon ve Danıştay davasının ana dayanak noktasıdır'' dedi. Baykal, bu kişinin hakkında geçmişte çeşitli mahkemelerce verilen cezaları okudu.



Baykal, günün birinde belki bir savcı ya da hakimin de ''Ne acı günler yaşadık. Bize ne baskılar yaptılar. Bizi Habur'a sürdüler. Oralarda ne kararlar aldılar. Vicdanım bunu kabul etmiyor'' diyerek anılarını yazabileceğini ifade ederek, ''Bu işler böyle. Gerçekler ebediyen saklı tutulamaz. Bir yerden çıkar. Bu işin doğrusu; evet maalesef bu iş olmuştur. 'Ben öyle demedim...' Vallahi dedin mi demedin mi bilmiyorum ama yaptığın ortada. Ayarlanmadan bu iş olmaz. Ayarlanmadan o mahkemeler oraya gitmez. Ayarlandı. Ayarlandığı da işin içindeki birisi tarafından ifade edildi. Şimdi biz bunu tekrar milletin önüne koyacağız ve İçişleri Bakanı'nı hesap vermeye çağıracağız'' diye konuştu.



''ORADA O BABAYİĞİT YOK''



Baykal, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, CHP'nin konuya ilişkin vereceği gensoru için ''bir şey olmayacağını biliyorlar yine de veriyorlar'' ifadesini kullandığını söyleyerek, şöyle devam etti:

''Orada oy verecek olanlar senin emir kulunsa, senin kapı kulunsa, senin talimatınla oy vereceklerse o bizim ayıbımız değil. Biz, tarihe karşı görevimizi yapıyoruz. Yarın çıkarlar derler ki 'Türkiye'de bu kadar maskaralık yapılırken, hukukun ırzına geçilirken siz anamuhalefe olarak ne yaptınız?' Sorumluluğumuzun gereğini yapıyoruz. Zulme engel olamazsan hiç olmazsa zulüm karşısında tepki göster, boyun eğme. Biz, yapabileceğimizi yapıyoruz. 'Burada yanlışlık var, haksızlık var' diyoruz. Ve bunun böyle olduğu da çok açıktır. Hiçbir vicdani tereddütümüz yoktur, çok net biliyoruz ki bu ayarlanarak yapılmıştır. Şimdi yalan söyleyerek, korkarak, gerçekleri saklayarak bu işi örtbas etmeye çalışanlar olabilir ama bu onların ayıbını daha da artırır. Çıkıp yüreklice 'ne yapalım memleketin menfaati bunu gerektiriyordu, yaptık' diyebiliyorlar mı? Diyemiyorlar. Bir defa memleketin menfaatine değil. Ayrıca yaptık diyecek babayiğit... Orada o babayiğit yok.''



Bu ''ayarlamanın'' kapsamının ve içinde kimlerin olduğunun sorgulanması gerektiğini de savunan Baykal, böyle bir iddianın başka nelerin ayarlanmış olduğu sorusunu akla getirdiğini söyledi.

İktidarın önce yandaş bürokrasi, ardından da yandaş medya yarattığını öne süren Baykal, gelinen noktada ise yandaş yargı oluşturma çabası içinde olduğunu iddia etti. Esas projenin yandaş yargının bütün ülkeye yerleştirilmesi olduğunu öne süren Baykal, ''Bu tablo artık net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Gerektiği zaman Habur'da diyecek ki 'tahliye et kardeşim teröristi.' Sonra Ergenekon'da diyecek ki 'vatanseveri de mahkum et.' Orada tahliye, burada da mahkum et. Bunu diyecektir. Bu önümüzdeki manzaradır. Buna karşı hep beraber gerekli mücadeleyi veriyoruz'' diye konuştu.
Baykal: Üniversite sınavı kalkacak

Görev süresi tartışma yarattı

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresinin Anayasa'da yazıldığı gibi 5 yıl olduğunu ve "Ben seçildiğimde görev süresi 7 yıldı. O yüzden 7 yıl yaparım" diye diretilmesi halinde bunun rejim sorununa yol açacağı yönündeki ifadeleri Cumhurbaşkanı görev süresine ilişkin tartışma başlattı.



Hukukçular ise her iki durumun da hukuka uygun olduğu görüşünde birleşiyor. Konuyu değerlendiren Anayasa Profesörü Ergun Özbudun, Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili "5+5" derken, Prof. Dr. Mümtaz Soysal ise Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi konusundaki Anayasa değişikliğinin değiştirmesi gerektiğini ifade ederek, 5+5'i savundu ve "Yanlış bir Anayasa değişikliğiydi. Artık konu siyasal konu haline geldi. Nedir, konunun özünde Tayyip Erdoğan mı olacak, yoksa Abdullah Gül mü devam ettirecek? Olay aslında bir parti içerisinde 2 kişinin çekişmesi eksenindedir" dedi. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden ise kamu hukukunda kazanılmış hakkın olamayacağını vurguladı ve süreci "Konu, Anayasa Mahkemesi'ne bir düzenleme olmadan da gitmez. Bana göre, 7 yıl daha çok tartışılır. Bu nedenle 5+5 daha uygundur. Çok tartışılacak bir konu" şeklinde yorumladı. Adalet eski Bakanı Oltan Sungurlu da iki durumun da hukuken mümkün olacağını öne sürerek, "Olay artık tamamen siyasal. Bu süreçte akla yakın gelen 5+5'dir" dedi. Baykal'ın açıklamasıyla yeniden gündeme gelen tartışmayla ilgili olarak hukukçuların ANKA'ya yaptığı açıklamalar şöyle:



ÖZBUDUN: GÖREV SÜRESİ 5 YIL



Prof. Dr. Ergun Özbudun: "Benim görüşüm, 5 yıl olması gerektiği yönünde. Kamusal statülerde mutabakat olmaz. Şuan yürürlükte olan kural 5 yıldır. Ona bağlı olarak iki kere seçilebilme imkanı da vardır. 5+5 formülü bence iyidir. TBMM görev süresi de halen 4 yıldır. Ben 5+5'i savunan hukukçular arasındayım. Bu konuda bir tereddüt var. Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin bir kanun yapılmaya çalışılıyor. Yapılması gerekli. Tabi teknik ayrıntıları belirtmek için. Belirtilmese de Anayasa gereği 5+5'tir. Ayrıca, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın "rejim krizi' açıklaması da bence biraz abartılıdır. Lüzumsuz Anayasal tartışma doğar. Biliyorsunuz, bu memlekette en ufak bir şey dahi büyüyor. Büyük bir sıkıntı yaşanıyor. Tartışmalara gerek yok Anayasa'nın hükmü açık. Daha da açıklığa kovuşturmak istiyorlarsa kanuna hüküm koysunlar. Bir boşlukta yok aslında. Ama bu lüzumsuz tartışmayı önlemek için ne gerekiyorsa yapılsın."



KAMU HUKUKUNDA KAZANILMIŞ HAK OLMAZ



Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı Yekta Güngör Özden: "Cumhurbaşkanı seçiminde 5+5 formülü mü uygulansın yoksa 7 yıl mı görevde kalsın? İkisinin de tartışılacak yerleri var. Ama en basiti, kamu hukukunda kazanılmış hak olmaz. Kazanılmış hak olmadığı için Anayasa değişikli olduğu anda hükmünü ifade eder. Tartışmaları sona erdirmek için, Anayasa değişikliği yapılırken bir madde konulsaydı iyi olurdu. Onu koymadılar. Karmaşa baştan yaratıldı. Süheyl Batum diyor ki "seçildiği zaman 7 yıldı. Ama Anayasa değişikliği ile 7 yıl ortadan kalkıyor. 5+5 oluyor' çok doğru. Özel hukukta kazanılmış hak vardır. Ama tekrarlıyorum. Kamu hukukunda kazanılmış hak yoktur. İkisi de tartışılır. Bunu ortadan kaldırmak için Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) kararı olmaz. Başbakan YSK'nın kararına karışamaz. Konu, Anayasa Mahkemesi'ne bir düzenleme olmadan da gitmez. Düzenlemeler belli bir süre içinde gitmesi lazım. Oda olmuyor. Değişiklik 2007'de yapıldı çünkü. Geçti. En iyisi yine bir Anayasa değişikliği gündeme getirildiği taktirdi bu konuya açıklık getirilmek olacaktır. Bana göre, 7 yıl daha çok tartışılır. Bu nedenle 5+5 daha uygundur. Çok tartışılacak bir konu."



BENCE 5+5 OLMASI GEREKİR



-Prof. Mümtaz Soysal: "Bence, 5+5 olması gerekir. Aslında sorun şurada yatıyor. Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi konusundaki Anayasa değişikliği değiştirilmeli. Çünkü Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek. Bu da büyük bir seçim kampanyasını beraberinde getirecek. Süreç, son derece siyasallaşmış olacak. Bizim sistemimizde Anayasa gereği, Cumhurbaşkanı bütün organların uyum içinde çalışmalarını sağlamakla yükümlüdür. Görevi budur. Türkiye'de böyle bir uyum kalmadı. Cumhurbaşkanı siyasal partiden geliyor. Refah Partisi'nden. Bu da göz önüne alınmalı. Cumhurbaşkanını doğrudan doğruya seçilecek bir seçim kampanyasında tarafsızlık kalmaz. Orada bir yanlışlık var. Süreçteki yanlışlığın toparlanması için bunun düzeltilmesi gerekir. Yanlış bir Anayasa değişikliğiydi. Artık konu siyasal konu haline geldi. Nedir, konunun özünde Tayyip Erdoğan mı olacak, yoksa Gül mü devam ettirecek? Olay aslında bir parti içerisinde 2 kişinin çekişmesi eksenindedir."



İKİNCİ KEZ SEÇİLMEYECEKSE 7 YIL



Adalet Eski Bakanı Mahmut Oltan Sungurlu: "Bugünkü Anayasamıza göre Cumhurbaşkanın yetkileri çok geniş. Bu yetkileri olan Cumhurbaşkanı'nı tabi ki halk seçmesi lazım. Ama parlamento seçerse de bu sefer yetkilerini kısıtlanması lazım. Olaya geniş bir çerçeveden bakmak gerekiyor. Tabi halk seçerse, sistem başkanlık sistemi olur. Halkın seçimi ile gelen Cumhurbaşkanı sisteme biraz daha müdahil olur. Başkanın geniş yetkileri vardır. Bir de Cumhurbaşkanı'na sorumluluk getirmek gerekir. Bunlar hukuki tarafı. Bir başka konuda 5+5 mi olsun yoksa 7 yıl mı olsun? Bu Anayasa değişikliği yapılırken, böyle bir ibare konması gerekiyordu. Bu değişiklik bundan sonraki Cumhurbaşkanları için geçerli mi geçerli değil mi? Diye. Geçici madde şartı. Bu Cumhurbaşkanı'nın ikinci kez seçilme durumunu düşünürsek, o zaman 5 yıldır seçim süreci. Yok, ikinci kez seçilemeyecekse o zaman da 7 yıl görevde kalmalı. Burada her 2 durum da hukuken mümkün. Artık olay tamamen siyasal. Bu süreçte akla yakın gelen 5+5'dir."
Görev süresi tartışma yarattı

"Görev süresi 5 yıl"

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ''Cumhurbaşkanımızın görev süresi 5 yıldır'' dedi.



MHP grup toplantısının ardından, gazetecilerin Cumhurbaşkanının görev süresine ilişkin tartışmalarla ilgili sorusuna Bahçeli, ''Cumhurbaşkanımızın görev süresi 5 yıldır. 5 yıl üzerinde sürdürülebilecek herhangi bir tartışma, çok farklı anlaşılmalara sebebiyet verebilir. Özellikle demokrasinin üzerinde aşırı derecede vurgu yaparak sonradan demokrat olma heveslilerine karşı da çok büyük bir gölge düşürür'' karşılığını verdi.



''5 yıl süresi YSK tarafından mı belirlenmeli? Yoksa ek bir yasal düzenleme mi yapılmalı?'' sorusu üzerine de Bahçeli, ''Okuma yazma bilen herkes belirleyebilir'' dedi.



Devlet Bahçeli, İçişleri Bakanı Beşir Atalay hakkında verilecek gensoru önergesine destek verip vermeyeceklerine ilişkin soruyu ise cevaplandırmadı.

"Görev süresi 5 yıl"

"Senin gibi ana muhalefet liderine can kurban"

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ak Parti Meclis Grup toplantısında konuştu. Grup toplantısında CHP lideri Deniz Baykal'ı eleştiren Erdoğan, "Sayın Baykal, iktidar olabilmek için değil, partinin başında kalabilmek için mücadele ediyorsun. Niye bu kadar direniyorsun? Koltuk bu kadar tatlıymış. Artık sosyal demokratlar da senden memnun değil. Ama ben memnunum. Senin gibi ana muhalefet liderine can kurban " dedi.



AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye, BM Genel Sekreterinin iyiniyet misyonu çerçevesinde Ada'da (Kıbrıs) kalıcı bir çözüme ulaşılmasına tam destek verdiğini bildirerek, ''Kapsamlı çözüm Kıbrıs'ta, ilgili taraflar açısından yegane çıkış yoludur'' dedi.



Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmaya, Cuma günü yaşamını yitiren yazar Hamit Can''ın yakınlarına ve dostlarına baş sağlığı dileyerek başladı.



Antalya'da yaşanan sel feleketine de değinen Erdoğan, burada hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet dileyerek, Antalyalılara da ''geçmiş olsun''dedi.



Yaraların sarılması için görevlilerin çalışmalarını yoğun bir şekilde sürdürdüğünü anlatan Erdoğan, Edirne'de de benzer bir sorun yaşandığına dikkati çekti. Hükümet olarak, bölgeye tüm imkanları seferber ettiklerini, gerekli uyarıları yaptıklarını bildiren Başbakan Erdoğan, alınan tedbirlerin hızlı şekilde hayata geçirildiğini söyledi. Erdoğan, Edirnelilere de geçmiş olsun dileğinde bulundu.



Başbakan Erdoğan, konuşmasında hafta sonu Katar'a yaptığı ziyaret hakkında da bilgi verdi. Burada ABD-İslam Forumu'na katıldığını hatırlatan Erdoğan, ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile bir görüşme yaptığını anlattı.



Katar Emiri ve Başbakanı ile de ikili görüşmeler yaptığını söyleyen Erdoğan, Türkiye ile Katar'ın, ortak bir coğrafyada bulunmalarının ötesinde ortak bir tarihi ve kültürü paylaştıklarını ifade ederek, ''Yıllar boyunca ikili ilişkilerin ciddi manada ihmal edildiği bu iki ülke arasında dönemimizde ciddi manada gelişmeler kaydedilmiştir'' dedi.



Ziyarete yaklaşık 150 işadamıyla birlikte katıldığını, 50 kadar iş adamının da Katar'da dahil olduğunu anlatan Erdoğan, 200 kadar işadamıyla Türkiye-Katar İş konseyi toplantısını da gerçekleştirdiklerini bildirdi.



İki ülke arasındaki Ticaret hacmi hakkında bilgi veren Erdoğan, 2002 sonunda Katar ile Türkiye'nin dış ticaret hacminin 24 milyon dolar seviyesinde olduğunu hatırlattı. Bu rakamın 2008 sonu itibarıyla 1,2 milyar dolara yükseldiğini kaydeden Erdoğan, 1'e 48'lik bir artışın söz konusu olduğunu söyledi.

Erdoğan, 2009 yılında küresel kriz nedeniyle ticaret hacminde düşüş yaşandığını ifade ederek, ''Bu çıtanın yükseldiği nokta artık bir bazdır''



dedi. Türk yatırımcıların Katar'da 8,5 milyar dolarlık bir iş hacmine sahip olduklarını anlatan Erdoğan, Türk işadamlarına Katar yönetiminin duyduğu güveni kendisinin de gördüğünü belirtti.

Ziyareti sırasında yeni anlaşmalar imzalandığını hatırlatan Erdoğan, bunlardan birisinin de 500 milyon dolarlık Gıda sözleşmesi olduğunu söyledi.



Erdoğan, Katar ile Türkiye arasında resmi vizelerin kaldırıldığına da dikkati çekti.



SANATÇILARLA BULUŞMA



Başbakan Erdoğan, bu hafta sonunda İstanbul'da bazı sanatçı dostlarıyla biraraya geleceklerini bildirerek, ''Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi çerçevesinde sanatçılarımızın değerli düşüncelerini, önerilerini alma fırsatımız olacak. Gruplar halinde bu buluşmaları bir süre daha devam ettireceğiz'' diye konuştu.



İstanbul'da hafta sonu TOKİ'nin açılışlarını yapacağını bildiren Erdoğan, Pazar akşamı İspanya'ya hareket edeceklerini söyledi. İşbirliği için başlattıkları adımlardan bir tanesini de İspanya ile yapacaklarını anlatan Erdoğan, ziyarete ilişkin bilgiler verdi.



Erdoğan, Türkiye-İspanya Zirvesinde önemli konuları İspanya Başbakanı Zapetero ile birlikte ele alacaklarını bildirerek, Sevilla kentinde de kendisine son derece önemli bir ödül verileceğini söyledi. Başbakan, Sevilla Nodo Vakfı'nın, bu yıl 6'ıncısı verilecek Nodo Ödülünü kendisine verme kararını aldığını anımsatarak, ''Bu ödülü de ülkem ve milletim adına büyük bir onurla teslim alacağım''diye konuştu.



KIBRIS



Kıbrıs konusunda açıklamalarda bulunan Erdoğan, müzakerelerin devam ettiğine dikkati çekerek şunları söyledi:



''Türkiye, BM Genel Sekreterinin iyiniyet misyonu çerçevesinde Ada'da kalıcı bir çözüme ulaşılmasına tam destek veriyor. Kapsamlı çözüm Kıbrıs'ta ilgili taraflar açısından yegane çıkış yoludur. Rum tarafının, liderler açıklamasındaki mutabakatın gereğini yerine getirmesi halinde, bu hedefe ulaşılması hiç de zor olmayacaktır. Ve bu hedefe aslında çok yaklaşılmış durumda. Rum tarafının bu çabaların kıymetini bilmesi ve KKTC liderliğinin çabalarına karşılık vermesini bekliyoruz.



Kıbrıs Rum yönetiminin yapıcı bir tutum benimsemeye teşvik edilmesi hususunda, ilgili tüm tarafları sorumluluklarını üstlenmeye davet ediyoruz. Önemli olan, garantör ülkelerin İngiltere gibi, Türkiye, Yunanistan hep birlikte bu konuda Güney Kıbrıs'ı teşvik etmesi... Biz Kuzey'i teşvik ediyoruz. İngiltere ve Yunanistan'ın Güney'i özellikle teşvik etmesinde büyük faydalar mülahaza ediyoruz. Zaman zaman bundan önce de olmuştu; Güney'in liderleri, 'Türkiye bizimle niçin masaya oturmuyor?' gibi ifadeler kullanmıştır. Biz de kendilerine hep şunu söyledik:'Şu noktada bizim muhatabımız siz değilsiniz. Eğer böyle bir görüşme yapılacaksa bunu gelin dörtlü olarak yapalım. İsterseniz beşli yapalım. 'Dörtlü ile kastım, Yunanistan, Türkiye ve Kuzey, Güney. Bu onları çok rahatsız ediyor. 'Biz Kuzeyle niçin toplanacağız' veya 'Kuzey bizim bu konuda muhatabımız değil' ifadesini de onlar kullanıyor. Biz de kendilerine diyoruz ki; '41 görüşme yaptınız ve bu 41 görüşmede muhatap oldunuz da şimdi ne oluyor da muhatap olmuyorsunuz?' bunu söylüyoruz. Bu süreçte yine kendilerine bu hatırlatmaları yaptık. Şu anda İngiltere'de bu noktaya gelmiş vaziyette. 'Beşli olarak bu toplantıları yapabilir miyiz' diye bize soruyorlar. Biz de bu noktada rahatız yaparız.''



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Güvenlik gerekçesiyle savcılar Habur Sınır Kapısına gitmiştir. Bu uygulama, tamamen kanunlar çerçevesinde bir uygulamadır ve Türkiye'de ilk kez vuku bulan bir uygulama da değildir'' dedi.



Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmada, CHP Genel Başkanı Baykal'ın ''Habur Sınır Kapısındaki yargılamalar hakkındaki birtakım hezeyanlara tutunduğunu'' ifade etti.

''İftiralardan yola çıkarak Gensoru önergesi vereceklerini'' ifade ettiklerini anımsatan Başbakan Erdoğan, ''Affınıza sığınırım; Gensoru da artık bu ülkede yalama oldu'' dedi. Erdoğan, şunları kaydetti:

''Bir netice alamayacaklarını bildikleri halde iki de bir gensoru. Diyarbakır Valiliğinin, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı başvuru üzerine Güvenlik gerekçesiyle savcılar Habur Sınır Kapısına gitmiştir. Bu uygulama, tamamen kanunlar çerçevesinde bir uygulamadır ve Türkiye'de ilk kez vuku bulan bir uygulama da değildir. Halkımızı yanıltmayalım, aldatmayalım, dürüst, samimi olalım. Ama Sayın Baykal'a yakışır, önemli değil. Ergenekon davasının Silivri'de görülmesi, Abdullah Öcalan davasının İmralı'da görülmesi bunun çok açık, net örnekleridir. Niçin İmralı'da görüldü? Orada adalet sarayı mı var? Demek ki bunun gerekçeleri var, olabiliyor. Sayın Baykal'ın ifade ettiği sözler tamamen uydurmadır, tamamen yalandır.



Devamlı dinlendiklerini söylüyorlar. Demek ki Ahmet Türk ile Atalay görüşürken onlar da derin dinleme aletleriyle içeriyi dinliyorlardı. Ne konuştuklarını dinliyorlardı. Sayın Türk diyor ki 'Biz böyle bir şey yapmadık, konuşmadık, aramızda böyle bir şey geçmedi.' Sayın Atalay aynı şekilde 'böyle bir şey yok, böyle bir şey aramızda geçmedi' diyor. Ama diyor ki 'evet, orada bunlar konuşuldu.' Dün, İçişleri Bakanımızı bu konuyla ilgili açıklamasını yaptı. Ahmet Türk, o da yaptı. İlgili Cumhuriyet Başsavcılığı gerekli açıklamaları çok sert yaptı. Bu iddiaların gerçek dışı olduğunu açıkladılar. AK Parti iktidara geldiği ilk günden itibaren, demokratik bir devletin kendinden menkul bir meşruiyete sahip olamayacağını, meşruiyetin kaynağının da millet olduğunun altını çizerek kalın çizgilerle ifade etmiştir.'' AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, muhalefete, ''Terörü bitirmek için reçeteniz nedir?'' diye sorduğunu, ancak adres gösterdikleri bölgesel kalkınma projelerinin ne aşamada olduğuna dair en ufak bir malumatları olmadığını söyledi.



Erdoğan, ''Ankara'dan bakınca Harran Ovası, Muş Ovası, Konya Ovası görünmez. Oralara gideceksiniz, oraların tozunu yutacaksınız. Ama gitmezler, gidemezler. Gitseler bile hakikati söyleyemezler. Bu muhalefetin yaptığı tek şey var; Ankara'da kriz üretmektir, kavga çıkartmaktır'' dedi.



Partisinin grup toplantısında konuşan Erdoğan, GAP, DAP ve KOP başta olmak üzere bölgesel kalkınma projelerine yeni bir vizyon ve anlayışla cansuyu verdiklerini, Mayıs 2008'den itibaren yeni eylem planı ile bu projeleri hızlandırdıklarını anlattı.



Eylem Planının uygulamaya başlandığı andan itibaren projelerde çok ciddi bir ilerleme kaydedildiğini ve çalışmaların son sürat devam ettiğini, kısa süre içinde alınan mesafeyi, yapılan yatırımları görünce mutlu olmamak ve duygulanmamamın mümkün olmadığını kaydeden Erdoğan, bu projelerde yapılanların bir kaçını paylaşmak istediğini dile getirdi.



''Türkiye'de neler oluyor, neler değişiyor? Tabii, Ankara'nın dışına çıkmazsanız bunu takip etmeniz, görmeniz, bilmeniz mümkün değil'' diyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:



''DAP kapsamında bölgesel kalkınmaya ivme kazandıracak nitelikte sulama ve karayolu projelerini hızlandırdık. Yeni havaalanları, terminal binalarının tamamlanmasına, yeni kurulanlar başta olmak üzere üniversitelerin altyapı ve insan gücünün geliştirilmesine, organize sanayi bölgeleri ve küçük sanayi sitelerinin oluşturulmasına yönelik projelere önemli miktarda kaynak tahsis ediyoruz. DAP için 2008-2010 döneminde 3,7 milyar lira tahsisat yapıldı. 2010 yılında bu bölgeye yapılan tahsisata yüzde 46'lık artış sağlandı. Konya kapalı havzasında, yıllar yılı konuşulur ama kimse adım atmazdı, biz bu adımı attık. Bu havzada toplam 703 bin hektar alanın, toplamda 429 bin hektarı sulamaya açılmış oldu. Önümüzdeki dönemde Bağbaşı Barajı, Mavi Tünel tamamlanarak sistemde 414 milyon metreküp su depolanacak ve 17 kilometrelik tünelle havzaya su aktarılacak.''



Erdoğan, 2008 yılı başında GAP yatırımları için 1 milyar 63 milyon, 2009 yılında 2,7 milyar ve 2010 yılında da 3,1 milyar lira tahsis ettiklerini belirterek, Eylem Planı dışında yürütülen yatırımlarla birlikte bu tutarın, 2010 yılında 3,3 milyar liraya ulaştığını ifade etti. Erdoğan, bölgede GAP kapsamında 25 anaokulu, 3 bin 264 derslikli 136 ilköğretim okulu, 4 bin 500 öğrenci kapasiteli 16 ortaöğretim pansiyonu, 816 derslikli 35 genel ortaöğretim okulu, 408 derslikli 22 mesleki ve teknik Eğitim okulu inşaatının şu anda devam ettiğine işaret ederek, şöyle konuştu:



''Toplamda baktığımız zaman 4 bin 613 dersliğin yapımını sürdürüyoruz. Bölge üniversitelerinde 2009 yılında yaklaşık 4 bin 300 öğrencilik ilave kapasite oluşturduk. Mevcut inşaatların tamamlanmasıyla yaklaşık 15 bin öğrencilik ilave kapasite daha kazandırıyoruz. Harran Üniversitesine ait 600 yataklı, Dicle üniversitesinin 150 yataklı, Adıyaman Üniversitesinin 200 yataklı hastane inşaatları devam ediyor. Sağlık Bakanlığına ait 3 bin 240 yatak kapasiteli 24 hastane, 31 sağlık ocağıyla, attığımız adımlarla gerçekten bölgede sağlık noktasında bir destinasyon oluşuyor. 130 ünite kapasiteli ağız ve diş sağlığı merkezleri inşaatı da sürüyor.



Proje kapsamındaki en hayati yatırım alanını sulamadır. Bölgedeki 1 milyon 820 bin hektarlık nihai sulama hedefinin, 2013 yılına geldiğimizde 1 milyon 60 bin hektarlık kısmının tamamlanmasını planlıyoruz. 2009 yılı sonu itibariyle yaklaşık 300 bin hektar alan sulamaya açılmıştır. Bölgede arazi toplulaştırma projesine hız verdik. GAP bölgesinde 952 milyon liraya mal olması beklenen bu projeyle 2,1 milyon hektarlık alanda arazi toplulaştırması gerçekleştirilecek. Ülkemizde bugüne kadar yapılan toplam toplulaştırmanın yaklaşık 1 milyon hektar olduğu düşünüldüğünde ne kadar büyük hamle yaptığımız daha iyi anlaşılacaktır. İşte bütün bunlarla birlikte gerçekten Türkiye, tarımda aklınıza ne gelirse, bütün hububat vesaire ne gelirse, bu alanda artık sürekli ihracata girebilecek bir ülke konumuna geliyor.''



''DENİZE NAZIR HASANKEYF...''



Erdoğan, enerji alanında iki önemli Proje yürütüldüğünü, bu kapsamda yılda 3,8 milyar kilovat saat elektrik üretimi gerçekleştirilecek olan Ilısu Barajı ve hidroelektrik santrali projesine konsorsiyum tarafından ilave ticari kredi temin edildiğini ve baraj inşaatına hızla devam edildiğini söyledi.

Bunun bir çok özelliği olduğuna işaret eden Erdoğan, şunları kaydetti:



''Aslında bu projemiz çok provoke edildi. Bunu Güneydoğulu kardeşlerim çok iyi bilir. Özellikle, Mardin, Batman, o bölgedeki kardeşlerim çok iyi bilir. 'Hasankeyf gidiyor, sular altında kalacak, şöyle olacak, böyle olacak.' Her türlü yalan söylendi. Aslında bu proje, Hasankeyfi kurtarma projesidir de aynı zamanda. Çünkü, biz şimdi yeni bir Hasankeyf kuruyoruz. Artık hangi dünyada yaşıyoruz? Tarihi eserlerin bir yerden alınıp bir yere taşınması, artık problem olmaktan çıktı. Bütün kodlamaları yapmak suretiyle bunları bir yerden alıp bir başka yere aynı bölgede taşımak mümkün. Bu da yapılırken, güçlendirme vesaire de yapılıyor, aslına sadık kalmak suretiyle. Bunun yanında Hasankeyf ilçesi şimdi denize nazır bir ilçe haine geliyor. Çünkü, TOKİ olarak projelere hazır hale geldi ve Hasankeyf ilçesinde yine orada çok daha farklı bir yere çekmek suretiyle orada da her şeyiyle gayet güzel, farklı bir Hasankeyf'i orada meydana getiriyoruz. Ama yerli, yerel mimariyle getiriyoruz. Buna dikkat ediyoruz. Böylece denize nazır bir Hasankeyf ilçesi meydana gelmiş olacak. Şu anda yoğun şekilde bu çalışma devam ediyor.''



''HER İL, İLÇE VE KÖY ŞANTİYEYE DÖNÜŞTÜ''



Erdoğan, eğitimden sağlığa, adaletten emniyete, ulaştırmadan kültür ve sanata, sulamadan enerjiye kadar her alanda bölgede hummalı bir faaliyetin devam ettiğini ifade ederek, GAP, DAP ve KOP ile bölgelerin çehresinin ciddi manada değiştiğini, geleceklerinin bugünden şekillendirildiğini söyledi.

AK Parti iktidarı döneminde Türkiye'nin her il, ilçe ve köylerinin bir şantiyeye dönüştüğünü belirten Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:



''Edirne'den yola çıkın Hakkari'ye kadar, Muğla'dan yola çıkın Iğdır'a kadar yol boyunca Okul, hastane, TOKİ evleri, adalet sarayları, üniversiteler, kültür merkezleri ve yurtlar, altyapı çalışmaları göreceksiniz. Büyük yol projelerinin, enerji hattı projelerinin Türkiye'yi bir uçtan bir uca kapladığına şahit olacaksınız. Rüzgar enerjilerinin Türkiye'de nasıl çalışmaya başladığını göreceksiniz. Bunlar yeni mi icat oldu? Evet bunlar AK Parti iktidarı ile Türkiye'ye geldi. KÖYDES ve BELDES, AK Parti iktidarından önce var mıydı? Yoktu ama AK Parti iktidarıyla gündeme geldi. Şimdi artık yolu olmayan köyler yola kavuştu. Hala devam ediyor çalışmalarımız. Elektrik, su aynı şekilde. BELDES ile aynı çalışmalar devam ediyor. Kamu yatırımlarının tamamlanma süresi 2001 yılında 9,5 yıldı, bugün bu süreyi biz 4,5 yıla kadar düşürdük. Bakınız nereden nereye...''



Erdoğan, grup salonunda ''Türkiye seninle gurur duyuyor'' diye slogan atanlara, ''Bizler sizlerle gurur duyuyoruz'' karşılığını verdi.



''SİZ ORALARA HİÇ GİTTİNİZ Mİ?''



Türkiye'nin dört bir yanındaki büyük, küçük her projeyi önemsediğini, zaman zaman telefonla ilgili vali, kaymakam, hatta muhtarı arayarak projelerin ne aşamada olduğunu sorduğunu belirten Erdoğan, ''Zaman zaman muhalefet partileri çıkıyor, 'GAP'a kazma vurulmadı, GAP'ta hiçbir şey yapılmadı, yapılmıyor' diye iddialarda, ithamlarda bulunuyor. Muhalefete soruyorum, siz oralara hiç gittiniz mi, gitme nezaketinde bulundunuz mu? Oralardan yolunuz hiç geçiyor mu?'' diye sordu.



Bir grup izleyici ''Kıskananlar çatlasın'' diye bağırırken Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Soruyorum muhalefete, terörü bitirmek için reçeteniz nedir diye... Bölgesel kalkınma projelerini adres olarak gösteriyorlar ama o projelerin ne aşamada olduğuna dair en ufak bir malumatları yok. Ankara'dan bakınca Harran Ovası, Muş Ovası, Konya Ovası görünmez. Oralara gideceksiniz. Oraların tozunu yutacaksınız. Oralardaki çiftçi kardeşlerimle hemhal olacaksınız. Giderseniz eğer oralarda sizi 17 bin kilometreye ulaşmış yollar, okullar, hastaneler, üniversiteler, yeni yapılmış konutlar karşılayacak. Ama oraya gitmeniz lazım. Sulama kanallarını, göletleri, barajları göreceksiniz, o toprakların nasıl bir bereket fışkıran zemin haline geldiğini göreceksiniz. O bereketle birlikte şimdi nasıl bir umudun yeşerdiğini, umudun o toprakları nasıl kuşattığını, o toprakların insanlarını nasıl sarıp sarmaladığını göreceksiniz. Ama gitmezler, gidemezler. Gitseler bile hakikati söyleyemezler. Bu muhalefetin yaptığı tek şey var; Ankara'da kriz üretmek ve kavga çıkartmaktır.'' Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'de yasama, yürütme ve yargının, bağımsız biçimde, her türlü etkiden, her türlü baskıdan uzak şekilde Anayasa'da tarif edildiği şekilde işlemlerini yerine getirdiğini belirterek, ''Kurumlarımız tam bir uyum, koordinasyon içerisinde çalışmalarına devam ediyor'' dedi.



Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmada, ''Silivri'deki mahkeme yolunu arşınlayanlar, çetelerin gönüllü avukatlığını üstlenenler, Ankara'nın doğusuna geçip oralarda nelerin yaşandığını ve nelerin yapıldığını görmezler ve göremezler'' diye konuştu.



CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın partisinin il kongresinde bir kez daha anket konusunu gündeme getirdiğini anımsatan Erdoğan, ''Sayın Baykal, bizim oy oranımız sizi niye bu kadar meşgul ediyor? Niye bu kadar rahatsız oluyorsun? Çok mu yükseldi oylarımız yoksa?'' diye sordu.



''Oranımızın anketlerde nasıl çıktığını sen bize bırak. Biz onları çok yakından takip ediyoruz. Hamdolsun milletimizin teveccühünün her geçen gün arttığını da memnuniyetle müşahede ediyoruz'' diyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:



''Ama anketler senin, partin, tavırların, politikaların hakkında ne söylüyor, sen çık onu anlat. Sayın Baykal sen iktidar olmak için değil, partinin başında kalabilmek için gayret sarfediyorsun. 'Çekilip gitmekten' bahsediyorsun. Biz, bunu zaten her zaman söylüyoruz. Milletimiz bizim hakkımızda ne karar verirse biz 'başımız, gözümüz üstüne' diyoruz. Ama sen kendin için acaba ne diyorsun? Bak şu anda sosyal demokratlar senin değerlendirmeni yapıyorlar. Ne diyorlar? 'dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir siyasi parti, sosyal demokratlarda, bir seçime girdi kazanamadı, ikincisine girdi kazanamadı, onun lideri başında durmaz.' Sen niye bu kadar direniyorsun, bu koltuk ne kadar tatlıymış. Almanya'dan, İngiltere'den örnekler veriyorlar. Şu anda Tony Blair isteseydi hala başbakan olarak görevine devam edebilirdi ama oylarının düştüğünü görünce kendisi çekildi ve arkadaşına bıraktı. Aynı şekilde Schröder seçimi ikinci olarak bitirdi hemen çekiliverdi. Sen niye bu kadar diretiyorsun, bırak. Bak artık senden sosyal demokratlar da memnun değil, 'çakıldın kaldın' diyorlar. Bunu ben değil, sosyal demokratlar, kendi partinden eski arkadaşların söylüyor. Ama ben tabii memnunum bundan. Senin gibi ana muhalefet liderine can kurban.

Psikoloji biliminde sayın Baykal'ın bu yaklaşımına 'yansıtma' derler. Bu, bir savunma mekanizmasıdır. Kişi kendisindeki olumsuz durumları başkasına yakıştırır. Yalnız, Sayın Baykal'a bir tavsiyem var; yansıtmanın ileri derecesi düşünce sapmasıdır ki bu taşkınlıktır. En tehlikesi de halüsinasyondur. Yani kendini darı ambarında görmeye başlamaktır. Umarım Sayın Baykal, en kısa zamanda Türkiye'nin gerçek gündemine döner ve bizim oy oranlarımızı bırakıp kendi oy oranlarıyla ilgilenmeye başlar. Ben bunun kendi ruh sağlığı için de partisi için de son derece faydalı olacağına inanıyorum. Kendisini yenileyemeyen, dönüşümünü gerçekleştiremeyen, kendi durumunu idrak edemeyen, kendi durumu noktasında gerçekten bir değerlendirme yapamayan parti, nasıl Türkiye'yi dönüştürsün? Nasıl Türkiye'nin durumunu doğru anlayabilsin? Kendi sorunlarını çözemeyen bir hareket, Türkiye'nin sorunlarını nasıl çözebilir? Kendi toplumundan kopan, kendi insanının değerlerine yabancılaşan bir parti, devlet-millet kaynaşmasını nasıl sağlayabilir?''



''TEFRİKA OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYOR''



Baykal ve arkadaşlarının her fırsatta çıkıp, ''kurumlararası kavgadan, çatışmadan, uyumsuzluktan'' bahsettiğini belirten Başbakan Erdoğan, ''Sabah çıkıyor tahriklerle kurumlar asındaki güveni sarsmaya çalışıyor. Akşam çıkıyor 'kurumlararasında kavga var' diyor'' dedi.



Baykal'ın ''polisin, yargının, askerin içine fitne sokmaya, Hükümetin güdümünde göstererek, bu kurumların içinde tefrika oluşturmaya çalıştığını'' belirten Başbakan Erdoğan, ''Bir bakıyorsunuz kurumların yıpratılmamasından bahsediyor. Askeri, polisi, yargıyı hükümet yanlısı-hükümet karşıtı gibi konumlandırmaya çalışmak, kurumların güvenilirliğini sarsmak, itibarını zedelemek açıkça fitne çıkarmak değil midir? Kurumlarımızı bölünmüş, parçalanmış gibi göstermek, bu kurumlara zarar vermek, bu kurumların saygınlığını zedelemek değil midir? Sayın Baykal hizipçilikte mahir olduğu için her kurum içinde hizipler oluştuğu iddiasıyla 'nasıl bölünme meydana getiririm, bu kurumları Hükümetin üzerine nasıl gönderirim' diye hesap yapıyor. Bu çabalar beyhudedir'' diye konuştu.



Devletin bir ve bütün olarak Anayasal görevlerini yerine getirdiğini ifade eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:



''Sizin dönemlerinizde böyle ayrışmalar, gruplaşmalar olmuş olabilir. Kurumların siyasallaşması sonucu hizipler ön plana çıkmış olabilir. Lütfen AK Partiyi kendinizle karıştırmayın. Geçmişteki yanlışlarınız faturasını bu millet çok ağır ödedi. Türkiye'de yasama, yürütme ve yargı, bağımsız biçimde, her türlü etkiden, her türlü baskıdan uzak şekilde Anayasa'da tarif edildiği şekilde işlemlerini yerine getiriyor. Aynı şekilde kurumlarımız tam bir uyum, koordinasyon içerisinde çalışmalarına devam ediyor. Yargının aldığı her kararı biz de memnuniyetle karşılamıyoruz. Ülkenin, milletin menfaatine ters sonuçlar ortaya çıkabildiğini görüyoruz ama yargının kararlarına karşı çıkıp 'AK Parti düşmanlığı yapıyorlar, hükümeti yıpratmaya çalışıyorlar' demiyoruz. Beğenmediğimiz her yargı işlemine karşı yargıyı belli grupların hakimiyetine girmekle, karanlık emellerin peşinde koşmakla suçlarsak, bunun vereceği zararları nasıl telafi edebiliriz? Hukuk sistemine inanmazsak, biz güvenmezsek başkalarının inanmasını, güvenmesini bekleyemeyiz. Elbette her kurum kendisini yenilemeli, evrensel normlara, çağdaş ölçülere adapte etmelidir. Milletini iradesini, ülkenin selametini düşünmelidir. Ama kurumlara duyulan güveni sarsmak kendi bindiğiniz dalı kesmek anlamına gelir.''



7,5 yılda demokrasiyi güçlendirerek, erkler ayrımını da sağlıklı bir zemine kavuşturma noktasında büyük gayret sarf ettiklerini ifade eden Erdoğan, buna rağmen her fırsatta kurumları hedef almak, kurumları yıpratmaya çalışmak, kurumları birbiriyle çatıştırma gayretine girmek, kurumlar arasında ikilik oluşturmaya çabalamanın, ''muhalefetin değişmez politikası'' haline geldiğini kaydetti.

Baykal'ın işine gelen yargı kararları karşısında ''şeriatın kestiği parmak acımaz'' dediğini, işine gelmeyen yargı tasarrufları karşısında ''hükümeti yargıya müdahaleyle suçladığını'' söyleyen Erdoğan, şunları ifade etti:



''Yandaş yargı oluşturmak gibi ağır ithamlarda bulunuyor. Hükümet, hangi adımı atsa hemen Anayasa Mahkemesinin kapısına koşuyor. Bunu öyle bir alışkanlık haline getirdiler ki yasamanın yetki ve fonksiyonlarını etkisiz hale getirmek, anlamsız hale getirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Peki o zaman milli egemenlik, demokratik irade nasıl tecelli edecek, ne anlam ifade edecek? Siz yasama ve yürütmeyi yargı üzerinden etkisiz hale getirmeye çalışırsanız, o zaman Mecliste sayın Başkanın arkasında 'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir'' ifadesinin ne anlamı kalacak? Sürekli kriz çıkarmayı, engel olmayı muhalefet sanırsanız şu ülkede demokrasi nasıl hayata geçer, millet iradesi nasıl hayata geçer? Yargı sizin istediğiniz gibi karar verirken yargıyı yüceltir, farklı kararlarda yargıyı AK Partili olmakla suçlarsanız size kim inanır?''



AK Parti Genel Başkanı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP'nin cumhuriyetçilikle yakından uzaktan alakası olmadığını belirterek, CHP'ye; bölücü, ayrıştırıcı, kışkırtıcı üsluptan vazgeçmesi çağrısında bulundu.



MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin konuşmalarına yansıyan hırçınlık ve saldırganlığın, siyasetin seviye kaybetmesine neden olduğunu ifade eden Erdoğan, ''Bundan sonra fevkalade bir durum olmadıkça ne Sayın Baykal'ı ne Sayın Bahçeli'yi ağzıma kolay kolay almayacağım'' dedi.



Başbakan Erdoğan, partisinin TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, devlet-millet ilişkilerinin evrensel demokratik ölçüler çerçevesinde yeniden inşa edilmesi gerektiğini her zeminde savunduklarını söyledi.



Erdoğan, 7,5 yılda bu yönde ciddi mesafe kat ederek devlet-millet ilişkilerini demokratik evrensel normlar esasında yeniden tanımlayan düzenlemelere imza attıklarını belirterek, ''Türkiye'de, demokrasinin gelişiminin önüne zihni duvarlar örenler, cumhuriyeti dillerinden düşürmeyip onun temeli olan vatandaşlık kavramını hiçe sayanlar, cumhuriyetin eşitlik ilkesini bizden olanlar ve olmayanlar ayırımıyla bir imtiyaza dönüştürmeye çalışanlar, bugün kendi ürettikleri hayati senaryolar düzeninden AK Parti'yi açığa düşürmeye çalışıyorlar'' dedi.



CHP'nin cemazievvelini çok iyi bildiklerini belirten Erdoğan, tarihin bunun açık şahidi olduğunu söyledi.

Başbakan Erdoğan, şunları kaydetti:



''İktidarı döneminde halkının iradesine saygı duymadan, kendi il başkanını o ile vali tayin edebilen bir anlayıştır bu CHP zihniyeti. Tarih, buna şahit, bunları yaptınız. Ama tabi yeni kuşaklar bunu bilmiyor. Kendinizi demokrat, cumhuriyetçi... Ne cumhuriyeti ya, sizin cumhuriyetçilikle yakından, uzaktan alakanız yok. Sadece tabelanızda var. Cumhuriyet, halkın ta kendisidir, halkın iradesinin kurumsallaşmasıdır, siz de bu yok. Türkiye'de Siyaset içi ve dışı aktörlerin kafasındaki devlet ve siyaset tasavvuru, dost ve düşman ayırımına dayanan bir tasavvurdur. Bu anlayışa göre, milletin belli unsurları düşman iken, belli unsurları da dost. Vatandaşlık, hak ve hukukla mukayyetken; vatandaşlığa, ideolojik konuma göre anlam kazandırmaya çalışanlar, büyük bir yanlış yaparlar. Yurttaş, vatandaş olmak, belli bir ideolojiye yakın veya uzak olmakla değer kazanmaz. Bir ülkede yaşayan her insan, herkese tanınan hak ve hukuka sahiptir. Kafa yapısına, etnik özelliğine, mezhebine göre imtiyaz sahibi olmaz. Öz veya üvey ayrımına tabi tutulamaz. Suçlular bile vatandaştır. Temel yurttaşlık haklarına sahiptir. Bir insanın suçlu olması, onun düşman kategorisine yerleştirilmesine izin vermez. Vatandaşını makbul olan, makbul olmayan diye ayırıma tabi tutmak hiç kimsenin görevi de değildir, haddi de değildir.



Kişilerin hukuka uygun olan ya da olmayan eylemleri olabilir. Bunu da değerlendirebilecek olan hukuk sistemidir. Bu tasavvurun siyasetteki son temsilcisi, CHP'dir. 1940'lı yılların otoriter devlet telakkisiyle yoğrulan CHP için demokrasi sadece zaman zaman hatırlanan, zaman zaman faydalı görülen bir araçtır. CHP, sahici bir demokratikleşme sürecini, eşitlik ve özgürlüğü sağlayacak bir gelişme olarak değil, imtiyaz ve vesayet sistemini yerle bir edecek bir tehlike olarak görür. Bugün aynı şekilde çıkıp kurumları ve yargıyı; sizinkiler, bizimkiler, yandaş, yandaş olmayan diye ayırmak da işte bu zihniyetin uzantısıdır. CHP, iddia ettikleri gibi samimi bir değişimin içine giriyorsa, öncelikle bu bölücü, ayrıştırıcı, kışkırtıcı üsluptan vazgeçmelidir. İkbalini vesayetçi rejimlerde arayan siyaset tarzını derhal terketmelidir. CHP için, Türkiye için, demokrasimiz için hayırlı olacak tavır budur. CHP, oynadığı bu tehlikeli oyuna bir an önce son vermelidir. Cumhuriyetin kurumları arasında böyle bir ayrışma, böyle bir kutuplaşma olduğu izlenimi uyandırmak, kurumları birbirine düşürmeye çalışmak çok büyük bir yanlıştır.''



''SİYASETİN DİLİ VE ÜSLUBU''



Başbakan Erdoğan, siyasetin son günlerdeki dili ve üslubunun gündeme yoğun bir şekilde girdiğini ve tartışıldığını söyledi.



Partilerini kurdukları andan itibaren siyasete yeni bir üslup ve dil kazandırdıklarını belirten Erdoğan, yapıcı olmaya, gönül diliyle konuşmaya çalıştıklarını, söz üretmekten çok iş üretmeyi dert edindiklerini, 'biz değil eserlerimiz konuşsun, yaptıklarımız konuşsun' istediklerini kaydetti. Erdoğan, her zaman yaptıklarıyla, hedefleriyle milletin huzuruna çıktıklarını belirtti.



Başbakan Erdoğan, tüm bu süreçte şahsına, partisine ve Hükümete yönelik son derece ağır ve haksız iftira ve ithamlar karşısında da susmadıklarını bildirdi. Muhalefetin seviyesiz ve kırıcı üslubu karşısında seviyeli bir üslupla gerekeni söylemekten kaçınmadıklarını ifade eden Erdoğan, şöyle konuştu:

''Geçen hafta partilerin grup konuşmalarındaki hakaretlere, tahriklere aşağılamalara bakınca bu üslubun Türk siyasetine yakışmadığını, siyaseti de yanlış bir mecraya doğru sürüklediğini düşünüyorum. Çünkü, demokrasinin temeli diyalogtur, uzlaşıdır. Böyle kin ve nefret kokan bir üslupla, ne diyalog olabilir ne uzlaşı sağlanabilir. Konuşamayan, tartışamayan sadece suçlayan, hakaret eden bir üslupla aynı masaya gelip oturamayan bir anlayışla demokrasiyi de geliştiremeyiz siyasetin itibarını da yükseltemeyiz. Milletimiz bu seviye kaybından son derece rahatsızdır. Özellikle bazı konular gündeme geldiğinde bakıyorsunuz, çok farklı bir üslup ortaya çıkıyor. MHP liderinin konuşmalarına yansıyan hırçınlık ve saldırganlık, siyasetin seviye kaybetmesine sebep oluyor. Siyasi tarihimizde bu kadar hakaret cümlesi, bu kadar tahkir kelimesi, küfür, bu kadar aşağılama ifadesi yer alan başkaca bir konuşma olduğunu sanmıyorum. Adeta bir küfür ve hakaret antolojisi oluşturuluyor. Türkçe argo sözlüğü didik didik edilmiş ve o sözlükteki her kelime bir cümle içinde kullanılmış. Sayın Bahçeli'nin bu üslubu, siyaset tarihine en çirkin üslup olarak geçecektir, eminim ki hiç bir zaman hatırlanmak istenmeyecektir.''

Başbakan Erdoğan, daha önce bir kaç kez, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli konuşurken, çocukların televizyondan uzak tutulması gerektiğini söylediğini ifade ederek, bu tavsiyesini Bahçeli'yi tahrik etmek için söylemediğini, çocuklar adına gerçekten kaygı duyduğu için söylediğini bildirdi. Erdoğan, ''Çünkü bu ifadeler sağlıksız bir siyasi zihniyeti, problemli ruh halini gösteriyor'' diye konuştu.



''KENDİ YANLIŞLIKLARIYLA BAŞBAŞA BIRAKIYORUM''



MHP'ye yakın olan vatandaşların, bu üslubu tasdik etmediklerini bildiğini, bu üsluptan hicap duyduklarını belirten Erdoğan, şöyle konuştu:



''Bu ve buna benzer hakaretler kime yapılıyor? Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanına, Hükümetine yapılıyor. Yüzde 47 oy olarak, her iki kişiden birinin oyunu alarak Meclise gelen bir siyasi partiye yapılıyor. Düşüncenin bittiği yerde, hakaret başlar. Mantığın tükendiği yerde şiddet başlar. Diyor ya bir metreden daha yakın olmayacaksınız. Ama bizim sıralarımıza gelebilirsiniz, bizim kapılarımız açık. Bizim kapımız gönül kapısıdır gel. Ne olursan ol yine gel. Fakat ertesi gün arkadaşlarım ziyaret ettiler. Bir metre filan uygulanmadı. Millete söyleyecek sözü olmayanlar hakaret sözcüklerinin arkasına saklanır. Sağduyuyu, erdemi, fazileti yitirenler tahkir etmeye, hakaret etmeye başlarlar. İşte bu sağduyunun, sözün ağırlığını ve anlamını kaybettiği ciddi bir heyezan halidir. Bu psikolojinin dayandığı zihniyet; siyasi rakibini düşman olarak gören, siyasi rekabeti savaşmak olarak algılayan bir siyasi düşünceye dayanmaktadır. Bu siyaset tarzının, üslubunun bütün dünyada demokrasi dışı görülmesi, işte bu saldırganlığındandır. Tahammül etmek, tolere etmek, anlayışla karşılamak, sağduyu ile aklı selimle hareket etmek bizim medeniyetimizin gereğidir. Bu ülkenin Hükümetini, 9. haçlı seferi yapmakla itham edecek kadar ölçüsünü, dengesini kaybetmiş olmak, bizim medeniyet değerlerimizden kopmuş olmanın, milletin değerlerinden uzaklaşmış olmanın bir göstergesidir. Bunu sen, yüzde 47 oy almış bir siyasi partiye nasıl söylersin? Hangi hakla ve gerekçeyle söyleyebilirsin? Her türlü hakareti yapanları, ölçüsüzlüğü yapanları ben kendi yanlışlıklarıyla başbaşa bırakıyorum. Bizi kendi seviyelerine, üsluplarına çekeceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar. Seviyeli ve bütünleştirici bir üslupla konuşmaya devam edeceğiz.



Biz Yunus Emre'nin, o arı duru, o saf, o süt gibi temiz diliyle konuşacak ve diyeceğiz ki; 'sözü bilen kişinin yüzünü ak ede bir söz, sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz, kişi bile söz zemini, demeye sözün kemini, bu cihan cehennemini 8 cennet ede bir söz'. Bizim farkımız üslubumuzdur, seciyeli, ahlaklı nişanımızdır. Bizim farkımız eserlerimizdir, hizmetlerimizdir, biz bu farkı muhafaza edeceğiz. Onlar iftira atacak, biz onlara değil, milletimize konuşarak cevabını vereceğiz. Onlar itham edecek biz milletimizi muhatap alacağız. Bundan sonra da fevkalade bir durum olmadıktan sonra ne Sayın Baykal'ı ne Sayın Bahçeli'yi ağzıma kolay kolay almayacağım.''



EYLEMLER



Başbakan Erdoğan, konuşmasında, dün bazı illerde yaşanan provokatif eylemlere de değindi.

Dünyada demokratik mücadelenin yöntemi ve üslubunun belli olduğunu belirten Erdoğan, taş ve molotof atmanın, camları kırmanın, esnafı tehdit ederek kepenk kapattırmanın, demokratik bir mücadele yöntemi olmadığını söyledi.



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sokakları savaş alanına çevirerek, güvenlik duygusunu tahrip etmeye, devlete olan güveni sarsmaya çalışmanın ancak terör ve şiddeti yöntem olan seçenlerin bir tarzı olabileceğini kaydetti. İllegal gösterilerde çocukları kullanmak, küçücük çocukları karanlık emellere alet etmenin büyük bir vicdansızlık ve sorumsuzluk olduğunu ifade eden Erdoğan, ''Çocuk masumiyeti hiç bir mücadeleye alet edilemez, hiç bir siyasi çekişmeye kurban edilemez'' dedi.



Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle tamamladı:



''Bu masumları sokak çatışmalarının içine atmak, ellerine taş verip sağa sola saldırtmak hangi vicdana sığar? Eline molotof kokteylini tutuşturmak suretiyle toplu taşım araçlarına bunları fırlatmak, Serap gibi yavrularımızın ölümüne sebep olmak hangi vicdana sığar? Bu ancak insaniyetten nasibini alamamış, yüreği taş tutmuş kişilerin yapabileceği bir alçaklıktır. Aylardır çocukların yargılanmalarında adalet istediğini söyleyen sivil toplum kuruluşları, aydınlar, yazarlar niçin bu duruma tepki göstermiyorlar? Bu yavrularımızın, birilerinin siyasi hesaplarına kurban edilmelerini, istismar edilmelerini de istemiyoruz. Veliler çocuklarına sahip çıksınlar. 'Suç işleyen çocuklar' deniyor, ama biz öyle demiyoruz; 'suça itilen çocuklar' diyoruz. Bunları suça itenler var.''



Başbakan Erdoğan'a, konuşmasının ardından Yeditepe Üniversitesinden gelen bir öğrenci grubu çiçek ve plaket sundu.

"Senin gibi ana muhalefet liderine can kurban"