Showing posts with label Bilim. Show all posts
Showing posts with label Bilim. Show all posts

Sunday, February 28, 2010

Regl ağrılarına akupunktur

Güney Kore'de Kyung Hee Üniversitesi Tıp Merkezi'ne bağlı Oriental Hastanesi'nde görevli Bilim adamlarının, yaklaşık 3 bin kadının dahil olduğu 27 araştırmanın sonuçlarıyla ilgili yaptığı değerlendirme, akupunkturun, menstrüel dönem ağrılarının azaltılmasında ilaçlar ya da bitkisel çözümlerden daha etkili olabileceğini gösterdi.



Bilim adamları yaptıkları değerlendirmede, "Akupunkturun, merkezi sinir sisteminde serotonin ve endorfin üretimini uyarması nedeniyle ağrıyı gidermede etkili olduğu yönünde ikna edici kanıt bulunduğunu" söyledi.



"Journal of Obstetrics and Gynaecology" dergisinin son sayısında yayımlanan değerlendirmede, akupunkturun, menstrüel ağrıların ilaç ve bitkisel ilaçlarla tedavisiyle kıyaslandığında ağrıyı önemli ölçüde azalttığının gözlemlendiği belirtildi.





Menstrüel dönem ağrılarının nedenleri bilinmezken, bazı kadınlarda ağrıya, karın bölgesinde şişkinlik, mide bulantısı, kusma, ishal, baş dönmesi ve baş ağrısı eşlik edebiliyor.



Genç kadınların yaklaşık yüzde 10'unun ağrıları nedeniyle bu dönemde işe gidemediği belirtiliyor.


Akupunktur Haberleri


Regl ağrılarına akupunktur

Thursday, December 31, 2009

Modern ekonomi babasını kaybetti


Modern ekonominin kurulmasında büyük çabaları olan ve 94 yaşında hayatını kaybedeb Samuelson, Ekonomi dalında Nobel Ödülü alan ilk ABD'liydi.
Ölümü Massachusetts Institute of Technology (MIT) tarafından açıklanan ünlü Bilim adamı, fiyat, arz ve talep arasındaki dengede matematiksel analizi uygulaması ile biliniyordu.
Samuelson 1970'de ekonomi dalında Nobel Ödülleri verilmeye başlanmasının ikinci yılında bu ödüle layık görülmüştü. İsveç Akademisi bu ödülü Samuelson'a verirken, "Ekonomi teorisinde Bilimsel analizin seviyesini diğer Modern ekonomistlerden daha yükseğe çıkarmıştır" ifadesine yer vermişti.
MATEMATİĞİ ÖNE ÇIKARDISamuelson, matematiğin ekonomik Analiz için olmazsa olmaz olduğu görüşünü savunuyordu.
Samuelson, 1947 yılında yayımlanan ufuk açan 'Ekonomik Analizin Temelleri' başlıklı çalışmasında, yaptığı işi 'ahlaki açıdan bozulmuş tipin zihinsel jimnastiği olarak' eleştirmişti. Samuelson aynı şekilde kendisini "hiçbir yarışa katılmayan iyi eğitilmiş atlete" benzeterek de eleştirmişti.
Ünlü bilim adamının ayrıca araştırmaları ve Eğitim kalitesi ile bilinen MIT'nin ekonomi bölümümün şu anda bulunduğu seviyeye gelmesinde de büyük katkıları oldu.
Üniversitenin bu bölümünden mezun olan isimler arasında, halizırda ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı olan Ben Bernanke, Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman gibi bilinen kişiler de bulunuyor.
Samuelson'un en çok bilinen, "İktisat" adlı kitabı 40 farklı dile çevrildi ve ilk yayımlandığı 1948 yılından beri 4 milyon kopyası satıldı. Lisans eğitimini Chicago Üniversitesi'nde tamamlayan Samuelson, yüksek lisans ve doktora eğitimini ise Harvard Üniversitesi'nde tamamladı.
Modern ekonomi babasını kaybetti

Friday, December 25, 2009

Canlı duvar yılın en orijinal buluşlarından

ANKARA - Time dergisi tarafından "2009'un en iyi 50 buluşu"ndan biri seçilen "canlı duvar", aslında sanatçı ve Bilim adamı Patrick Blanc'ın bir eseri.
Blanc'ın, toprağa gereksinim olmadan dikey bir şekilde büyüyen bitki buluşları, sadece Londra'da değil, Bangkok, Paris, New York ve Tokyo'da da birçok yapının duvarlarını kaplıyor.
Bu bitkileri sarmaşıklardan ayıran özellik ise toprağa gereksinim olmadan büyüyebilmeleri. Yaklaşık 10 yılını kayalar ve ağaçlar üzerinde doğal olarak büyüyen yabani bitkileri inceleyerek geçiren Blanc, incelemelerinin ardından bu bitkileri binaların duvarlarında da yetiştirmeyi başarmış.
Bitkileri yerleştireceği şehirlerdeki iklime ve görsel estetik ile uyuma göre, hangi bitkileri binalarda kullanacağı seçen Blanc, 1994'den bu yana 140 adet "dikey bahçe" oluşturdu. Bunların en bilinenleri ise Paris'teki Quai Branly Müzesi, New York Manhattan'daki Marithe ve François Girbaud mağazası, Cenevre'deki Akvaryum ve Bangkok'taki Siam Paragon Alışveriş merkezi.
Londra'nın merkezindeki Green Park'ın tam karşısında bulunan bir otelin bir cephesini kaplayan Blanc'ın "yaşayan duvarı" ise sanatçının Birleşik Krallık'taki ilk ve tek eseri.
Otel yetkilileri, "dikey bahçeyi" duvarlarına yerleştirme kararını şöyle açıkladı:"Neden dikey bahçeyi otelimizin duvarına yerleştirdik? Çünkü, estetik olarak Green Park'ı bütünlüyor, ayrıca Londra'nın biyodeğişimini simgeliyor ama en önemlisi çok eğlenceli ve biz bu bahçeyi çok sevdik."
"Canlı duvarın", internetteki sosyal iletişim ağı Facebook'ta bir hayran sayfası bile olduğunu söyleyen yetkililer, botanik meraklılarının Blanc'ın duvar için hangi bitki türlerini kullandığını ve bunların adlarını bu sayfadan öğrenebileceklerini belirtti.
'Canlı duvar' yılın en orijinal buluşlarından

Wednesday, December 23, 2009

Miadı dolmuş ilaç öldürdü iddiası

ISPARTA - Kalp rahatsızlığı bulunan 50 yaşındaki Hatice Ünsal, Eğirdir Kemik Hastalıkları Hastanesine kaldırıldı. Burada yapılan muayenenin ardından hastaya Doktor tarafından antibiyotik içerikli enjeksiyon yoluyla alınacak bir ilaç yazıldı. Bir eczaneden alınan ilacın ilk ikisinin enjekte edilmesinden sonra vücudunun bazı yerleri şişmeye başlayan hasta, üçüncü enjeksiyonun ardından fenalaştı.
Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Tıp Fakültesi araştırma ve Uygulama Hastanesine kaldırılan hasta, 29 Ekimde beyin kanaması teşhisiyle yoğun bakım ünitesinde müşahede altına alındı. Hasta, yoğun bakımda 38 gün süren Yaşam mücadelesini kaybetti. Hatice Ünsal'a enjekte edilen ilacın son kullanım süresinin dolduğunu öğrenen aile, ilacı veren eczacı hakkında suç duyurusunda bulundu.
SDÜ Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Çetin Lütfi Baydar, Hatice Ünsal'ın otopsisinin ayrıntılı tetkik için İzmir Adli Tıp Kurumu'na gönderildiğini ve oradan çıkacak sonuca göre ölüm sebebinin netlik kazanacağını bildirdi.
SAĞLIK MÜDÜRÜ ÖNAL: GEREKEN NEYSE YAPILACAKIsparta Sağlık Müdürü Süleyman Önal, söz konusu eczane hakkında aile tarafından yazılan şikayet dilekçesinin kendisine ulaştığını belirterek, ''Ailenin dilekçesi üzerine eczane hakkında soruşturma başlatıldı'' dedi.
Uzman hekimler tarafından hastanın miadı dolmuş ilaçtan ötürü hayatını kaybedip kaybetmediğinin araştırıldığını kaydeden Önal, kesin sonucun soruşturma tamamlandığında belirleneceğini söyledi. Bu arada iddianın kesinlik kazanması halinde eczaneye miadı geçmiş ilaç bulundurmaktan ötürü 20 bin TL'ye kadar cezai işlem uygulanacağını belirten Önal, bunun yanı sıra eczacı hakkında Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi. Miadı geçmiş ilaç bulundurmanın büyük bir suç olduğuna dikkati çeken Önal, şöyle konuştu:
''Hastanın ilaçtan dolayı hayatını kaybedip kaybetmediği incelenecek, ancak eczaneye, miadı dolmuş ilaç bulundurmaktan ötürü cezai işlem yapılacak. Eczacılar, bu tür konularda daha dikkatli olmalı. Çünkü sağlık hatayı kabul etmez. Eczacı arkadaşımızın kötü bir niyeti olamaz ama böyle bir hata da kabullenilemez. Gereken neyse o yapılacak.''
AİLE: İNCELEMENİN SONUÇLANMASINI BEKLİYORUZHatice Ünsal'ın ailesi ise olayla ilgili olarak Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Hatice Ünsal'ın oğlu Osman Ünsal, annesinin ilaç kullanmadan önce sağlığının iyi olduğunu iddia etti. İlacın günde bir kez enjekte edildiğini bildiren Ünsal, şunları söyledi:
'Miadı dolmuş ilaç öldürdü' iddiası

1 milyar dolar var, proje bekliyorlar

İSTANBUL - Boğaziçi Üniversitesi'nin ev sahipliğini yaptığı, tıp alanında Teknoloji geliştiren Alvimedica'nın desteğiyle, Ulusal inovasyon girişimi ile Türk Amerikan Bilim Adamları ve Akademisyenler Derneğinin (TASSA) katkılarıyla düzenlenen ''Yaşam Bilim ve Sağlık Teknolojilerinde Yenileşim ve Çözüm Ortakları Kurultayı'' başladı.
Kurultayda konuşan Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton, 2050'li yıllara gelindiğinde 60 yaş üstü insanların oranının yüzde 36'ya çıkacağına dikkati çekerek, Gıda ve enerji kaynaklarının sıkıntıya gireceğini, esas eksikliklerin ise biyoteknoloji alanında yaşanacağını bildirdi.
Biyoteknolojide yapılacak olan yatırımların 2020 yılında 7, 2050 yılında 18 misli daha fazla olacağına işaret eden Alaton, Amerika'daki Türk asıllı bilim insanlarıyla konuştuğunu ve herkesin çokkutuplu bir Dünyanın ortaya çıkmaya başladığını anladığını dile getirdi.
Alaton, 21. asrın 2001 yılında bittiğini ifade ederek, şöyle konuştu: ''2001 yılında ABD egemendi. Teknolojisi tartışılamayacak şekilde çok ilerideydi. Ancak 2001 yılında önemli bir kırılma yaşandı. İnsanlar çok kutuplu bir dünyanın gelmeye başladığını anladı. Bugün dünyanın en iyileri sadece ABD'den değil Japonya'dan, Singapur'dan geliyor. Türkiye bu yarışın neresinde? Türkiye de bu yarışın içinde ve en önlerde. Umutlarınızı yeşertmek istiyorum. Türkiye'ye dönün. Siz çok şanslı insanlarsınız. Eyleme geçiş tetiklendi. Türk bilimadamları Danimarka ve İsveç'te bir fon kurdular. Bu fon 1 milyar dolara ulaştı. Şu ana kadar sadece 25 milyon doları kullanıldı. Geri kalanı Proje bekliyor. İlk önce Yeşilköy'deki biyoteknoloji merkezini satın aldılar. 25 milyon dolarlık yatırımla Çatalca'da bir biyoteknoloji fabrikası kuruldu.''
Alaton, bilim insanlarının çalışmalarının meyvesini vermeye başladığını belirterek, Türkiye'de de dünyanın en iyi ''ilaçlı stent''inin yapıldığını ve mart ayında da piyasaya çıkacağını söyledi.
Türkiye'nin önümüzdeki 5 sene içinde biyoteknoloji dalında dünyanın en önünde koşacak ülke olacağına inandığını kaydeden Alaton, ''Alvimedica olarak Çatalca'da bir Ar-Ge merkezi kurmak istiyoruz. Bir biyoteknoloji vadisi oluşturmak istiyoruz. Bu büyük projede öncelik vereceğimiz insanlar Amerika'dan dönen Türkler olacak. Dünyada para çok. Para gidecek yer arıyor, yeter ki iyi bir fikriniz olsun'' şeklinde konuştu.
Alaton, tanıştığı ve ismini vermediği bir Türk bilimadamı için de ''Benim düşündüğüm birisi var, en geç 5 yıl içerisinde Nobel Tıp Ödülünü alacaktır'' dedi.
İshak Alaton, hem doktoru hem de dostu olan Dr. Mehmet Öz ile ilgili de şunları kaydetti: ''Mehmet Öz 10 sene önce hayatımı kurtardı. Babası ile zaten dost idim. Büsbütün yakınlaştık. Babası bundan yaklaşık bir sene önce 'Mehmet mesleğini değiştiriyor' dedi. 'Cerrahlığı bırakıyor' dedi. Politikaya girecek. 'Ya Sağlık Bakanı ya da Nükleer vadisi falan gibi bir şeyler düşünüyor. Politikaya atılacak' dedi. 'Peki neden Cerrah olmayı bırakıyor' diye sordum. 'Geçerli bir sebebi var' dedi. Çok çarpıcı bir istatistik verdi bana. 2000 yılında Amerika'da herkes sigortalı olduğu için kafesin açılarak kalbin tedavi edilmesinde 460 bin müdahale yapıldı. 2001 yılında 310 bine düşmüş. 2002 yılında 220 bine düşmüş ve 2007 istatistikleri 100 binin biraz üzerinde. 6 sene içerisinde dörtte birine düşüyor. Birçok arıza damar tıkanıklığından oluyor. Bunun için artık stent kullanılıyor. Ama bana 'bu işin suyunu çıkarıyorlar' dedi. Çünkü doktorlar, genellikle cerrahlar basit bir şekilde halledebilecekleri işleri dahi komplike edip daha çok para almak için işi büyütüyor ve kesmeye biçmeye götürüyorlar. Bu da hastanın aleyhine oluyor. Artık cerrahlar da bu işten bıktılar.''
Biyoteknolojinin en yüksek ivmeyi gösterecek bir endüstri dalı olduğunu ifade eden Alaton, biyoteknolojinin para kaybetmesinin mümkün olmadığını dile getirdi.
DÜNYADA KALKAN TRENLERE GEÇ BİNMEMELİYİZBoğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kadri Özçaldıran da Yaşam bilimlerindeki bireysel çalışmanın gerçek anlamda bir çözüme erişmesinin bir süreci olduğunu ve bunun yurt dışında daha hızlı gerçekleştiğini belirtti.
Özçaldıran, Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde çalışmaları devam eden yaşam bilimleri merkezinin üçüncü ayağına geçildiğini anlattı.
Türkiye'de kurulan ilk ve tek biyomedikal enstitüsünün Boğaziçi Üniversitesi'nde olduğunu belirten Özçaldıran, yaşam merkezinin DPT'nin desteğiyle ve yönlendirmesiyle kurulmuş olduğunu kaydetti.
Özçaldıran, bu merkezin, yıllardır konuşulan özel sektör ve üniversite işbirliğini hayata geçirilebilecek bir zemini olduğunu belirterek, bu merkezde bir deneysel hayvan bakım merkezi kurulduğunu, hızlı DNA analizi yapılabilen araçlar alındığını ve projenin üçüncü ayağında akıllı ilaç veren sistemler ve gerekli ARGE çalışmalarını sürdürebilecek bir yapının ihale sürecinin yer aldığını dile getirdi.
Geçtiğimiz yüzyılı harmanlayan dalın elektrik elektronik ve Bilgisayar mühendisliği olduğunu, bundan sonrada etkisinin süreceğini bildiren Özçaldıran, yaşam bilimleri ve biyoteknolojinin de bu yüzyıla damgasını vurabilecek bir dal olduğunu belirtti.
Özçaldıran, biyoteknoloji alanında çalışmaların hızlı bir şekilde devam etmesi gerektiğini vurgulayarak ''Dünyada kalkan trenlere geç binmemeliyiz'' dedi.
1 milyar dolar var, proje bekliyorlar

Wednesday, December 16, 2009

Normal doğum mu, sezaryen mi?

İSTANBUL - Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Banu Göker Özdemir, doğum şekilleri ve bu konuda son kararı kimin vermesi gerektiği hakkında bilgi verdi.
DOĞUM ŞEKLİ KONUSUNDAKİ SON KARARI KİM VERMELİ?Gebelik süresince anne adaylarını en çok endişelendiren ve kafalarını en çok karıştıran durum, doğumun ne şekilde gerçekleşeceği konusudur. Özellikle günümüzde anne adaylarının internet gibi platformlarda çok daha fazla bilgiye kolayca ulaşabilmesi, bu soruyu cevaplanması daha da zor bir duruma sokmaktadır. Ancak bu bilgi yoğunluğunda en önemli konu, yeterli ve doğru bilgiye ulaşabilmektir. Her iki doğum şeklinin de kendi içerisinde artı ve eksileri bulunmaktadır. Öncelikle tamamen fizyolojik bir yol olan normal doğum tercih edilmeli, ancak tıbbi açıdan mutlaka hasta bazında bu artı ve eksiler de değerlendirilmelidir.
Konuyla ilgili günümüzde ülkemizde yasal bir düzenleme yoktur. Bu yüzden biz kadın doğum hekimlerine düşen görev, hastada hangi doğum yönteminin tıbben en uygun olacağının belirlenmesi, hastaya kendisi ve bebeği için getirdiği faydaların ve risklerin anlatılması, en sonda da karar verilmesidir.
ANNE SEZARYEN İSTİYORSA...Doktor normal doğuma karar verdi ancak anne adayı sezaryen istiyorsa, Doktor ne yapmalı? Alında bu durum son yıllarda tüm dünyada tartışılan bir konudur. Elektif sezaryen, yani hiç bir tıbbi gereklilik olmadığı halde anne isteğine bağlı olarak gerçekleştirilen sezaryen… Eğer bebek ya da anne sağlığı açısından sezaryen olmayı gerektirecek bir durum yoksa, tüm tıbbi bilgilerimiz doğumu fizyolojik yoldan, yani normal yolla yapılması gerektiğini öngörür. Fakat günümüzde anne adaylarının ağrı çekmekten korkmaları, daha konforlu olduğunu düşünmeleri, doğumun zamanının önceden planlanabilmesi gibi nedenlerden dolayı sezaryen ile doğumu tercih ettiklerini görmekteyiz.
Bu konuyla ilgili olarak İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde doktorlara anket şeklinde soru yöneltilerek yapılan çalışmalarda kadın doğum hekimlerinin çoğunun anne isteğine bağlı sezaryen yapmaya sıcak baktıkları bildirilmiştir. Bu durum ülkemizde de farklı değildir ve hatta sezaryen oranlarının artmasındaki en büyük nedenlerden biridir.
Anne veya bebeği tehlikeye sokacak bir durum olmadığı zaman öncelikle normal doğum önerilmelidir. ‘Normal doğum mu, sezaryen mi?’ sorusu, hem Bilim camiasında hem de medyada bugüne kadar en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Öncelikle sağlıklı bir anne ve yenidoğan bebeği hedefleyen kadın doğum hekiminin mesleki sorumluluğu,bilgisi ve tecrübeleri doğrultusunda doğumun en uygun ne şekilde gerçekleşeceğine karar vermeli, bunu artı – eksileriyle, hasta ve hasta yakınlarına aktarmalıdır. Sonuç olarak sezaryen, cerrahi bir operasyondur ve gereksiz yere yapılmasının getireceği dezavantajların hastaya anlatılarak karar verilmesi gerekir.
DÜNYADA SON DURUM1970’li yıllardan önce sezaryen oranının dünya çapında yüzde 3-5 arasında iken bugün ortalama yüzde 20 civarındadır. Rakamlar gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere göre değişiklik göstermektedir. Örneğin İtalya’da bugün sezaryen oranı yüzde 35 civarında iken en yüksek sezaryen oranları Arjantin, Brezilya ve diğer Latin Amerika ülkelerinde olmakta, en düşük oranlar ise Afrika ülkelerindedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bu oran yüzde 24-25’lere kadar çıkmışken sezaryen oranlarını azaltmayı hedefleyen programların uygulanmaya başlamasıyla yüzde 20’lere kadar düşürülmüştür. ABD ve Avrupa ülkelerinde sezaryen ile doğum oranlarının daha düşük olmasında, uygulanan programların etkisi bulunmaktadır.
Normal doğum mu, sezaryen mi?

Türk hasta için İspanya dan geldi

BURSA - Beyin rahatsızlığı sonucu Bursa'daki özel bir hastanede 22 gün solunum cihazına bağlı yaşayan 54 yaşındaki kadının yakınları, Uludağ Üniversitesi (UÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cengiz Gebitekin'e başvurdu. Prof. Dr. Gebitekin, inceleme sonucu hastanın nefes ve yemek borularının bir bölümünün solunum cihazı nedeniyle tahrip olduğuna, acilen ameliyata alınması gerektiğine karar verdi.
Ameliyat için dünyada ilk kez soluk borusu naklini yapan ve İspanya'nın Barcelona kentinde yaşayan Prof. Dr. Paolo Macchiarini'yle bağlantı kuran Gebitekin, bu kişiyi Bursa'ya davet etti. Davet üzerine dün gece İspanya'dan gelen Macchiarini, UÜ Tıp Fakültesi Hastanesinde, Prof. Dr. Gebitekin ve ekibiyle birlikte hastanın ameliyatına girdi. Macchiarini, ameliyattan önce gazetecilere yaptığı açıklamada, ilk nefes borusu naklini geçen yılın haziran ayında 30 yaşında 2 çocuk annesi bir kadına yaptıklarını söyledi. YÖNTEMİ DİĞER NAKİLLERDE DE KULLANMAK İSTİYORUZSöz konusu hastanın tüberküloza bağlı nefes borusu tahribatı bulunduğunu ifade eden Macchiarini, şöyle konuştu:
''Kadının akciğerinin sol bölümünü alıp sağ tarafını soluk borusuyla birleştirecektik. Bu, son derece riskli bir ameliyattı. Tahrip olan bölgeyi çıkarıp transplant yapmaya karar verdik. Kadavradan alınan nefes borusunun üzerindeki hücreler özel bir yöntemle temizlendi. Hava yolu, kök hücre teknolojisi kullanılarak hastanın kendi hücreleriyle kaplandı. Bu yöntem sayesinde bağışıklık sistemini (immün sistemi) baskılayıcı ilaç kullanımının da önüne geçtik. 16 yıldır bu konu üzerinde çalışıyorduk. Bütün organ nakillerinde vücudun organı reddetmemesi için immün sistemi baskılayıcı ilaçlar kullanılır. Nefes borusu hastanın kendi hücreleriyle kaplandığı için vücut tepki göstermiyor. 52 yaşındaki bir hastaya yaptığımız 2. vakada ise tekniği biraz daha geliştirdik. 1. vakada hazırlık 6 ay sürmüştü, ikincisinde süreyi 9 saate kadar indirdik. Bu yöntemi diğer nakillerde de kullanılabilir hale getirmek istiyoruz. Kök hücre teknolojisini kalp damar cerrahisinde de kullanılabilir hale getirmek için çalışmalar sürdürülüyor.''CİDDİ TECRÜBE GEREKTİREN BİR AMELİYATProf. Dr. Cengiz Gebitekin de uzun yıllara dayalı arkadaşlıkları bulunan Prf. Dr. Macchiarini'yi vakanın acil müdahale edilmesi ve daha fazla deneyim gerektirmesinden dolayı Bursa'ya davet ettiğini belirtti. Macchiarini'nin hiçbir karşılık beklemeden daveti kabul ettiğini ve dün gece Bursa'ya geldiğini ifade eden Gebitekin, şunları söyledi:
''Nefes borusu çok Enteresan bir organ. Her türlü travmaya çok farklı cevap veren bir organ. Nefes borusunu ya değiştirmeniz ya da kendi üzerinde tamirat yapmanız gerekiyor. 10-12 santimetre uzunluğunda çok kolay harap olan bir organ. Özellikle hastanın uzun süre yoğun bakımda kaldığı ve tüple birlikte solunum makinesine bağlı olduğu vakalarda çok ciddi hasara uğruyor. Bizim hastamız da 22 gün yoğun bakımda kalmış. O günden beri solunum makinesine bağlı. Kendisini özel bir hastaneden transfer ettik. Hastanın nefes borusunun yaklaşık 5 santimetrelik bölümü harap olmuş. Yemek borusunun aynı uzunluktaki bölümü de aynı durumda. Ameliyatta o bölüm tamamen çıkarılıp nefes borusu birleştirilecek. Çok kompleks bir iş. Çok ciddi tecrübe gerektiren bir ameliyat. Bugüne kadar 5 santimetreye çıktığımız oldu ama bu çok daha özel çünkü beraberinde yemek borusu var.''
Türk hasta için İspanya'dan geldi

Bathonea 2009 un en önemli keşifleri arasında

İSTANBUL - Küçükçekmece'deki Bathonea antik kenti, Amerikan Arkeoloji Enstitüsü'nün yayınında, 2009'un dünyadaki en önemli keşifleri sıralamasında ilk 15 içinde yer aldı.
İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, konuya ilişkin, söz konusu enstitüden gelerek incelemeler yapan Dr. Mark Rose bir yazı kaleme aldı.
Rose, yazısında, Kocaeli Üniversitesi'nden Doç. Dr. Şengül Aydıngün başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda, Türk ve uluslararası üniversitelerden pek çok Bilim adamının yer aldığını belirtti.
Mark Rose, ''Küçükçekmece lagün gölünün hem kıyılarında hem de bizzat içinde kalıntılar var. Klasik dönem kalıntıları iki adet liman ve kilometrelerce uzanan sahil duvarlarını da içeriyor. Büyük olan liman, uzun dalgakıranı ve feneriyle milattan önce 4. yüzyıla tarihlenebilir. Önemli bir liman olduğu açık bir şekilde görülüyor.
Daha sonraya tarihlenen kalıntılar arasında Helenistik çanak-çömlek parçaları da var. Milattan önce 2. yüzyıla ait Korint sütun başlığı ise bu döneme ait önemli bir binanın varlığına işaret ediyor. Çok etkileyici, geniş ve çok iyi döşenmiş bir Roma yolu da bulundu. Arkeologlar yolun, Roma imparatorluk yollarından 'Via Egnetia', yani imparatorluğun önemli arterlerinden biri olduğuna inanıyorlar'' ifadelerini kullandı.
Yazısında, alanın şu anda Tarım arazisi olarak kullanıldığını da belirten ve ''belki de bütün bölgenin bir arkeolojik parka çevrilmesinin düşünülmesi gerektiğine'' vurgu yapan Rose, ''Böyle yapılırsa çok büyük öncü bir çalışma olacaktır'' dedi.
"İSTANBUL AÇISINDAN ÖNEMLİ" İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili de konuya ilişkin açıklamasında, ''Dünyanın arkeoloji alanında en saygın Amerikan Arkeoloji Dergisince Ocak/Şubat 2010 sayısında, tüm dünyada yapılan on binlerce arkeolojik çalışma içinde, Kocaeli Üniversitesi başkanlığında yürüttüğümüz İstanbul Küçükçekmece kazılarımızın ilk 15 içinde gösterilmesi, İstanbul açısından son derece önemlidir.
Bathonea 2009'un en önemli keşifleri arasında

4 bin yıllık tohum canlandı

KÜTAHYA - Kütahya Seyitömer Höyüğü'nde, Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümünce yürütülen kazıda bulunan ve 4 bin yıl öncesine ait olduğu belirlenen 3 tohumdan biri, toprağa ekildikten sonra çimlendi.
Kazı Grubu Başkanlığını da yürüten DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nejat Bilgen, il merkezine yaklaşık 27 kilometre uzaklıktaki alanda geçen yıl yapılan kazıda, höyüğün güneydoğusunda bir yapının içerisindeki kapta bitki tohumları bulunduğunu bildirdi.
Orta Tunç Çağı dönemine ait olduğunu tespit ettikleri katmandaki tohumların yaklaşık 4 bin yıllık olduğunu belirten Prof. Dr. Bilgen, tohumların yapının içinde ve orijinal yerinde buldukları kaplar arasında birinin içinde olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Bilgen, höyükte çok sayıda tohum bulduklarını, ancak birçoğunun yandığını gördüklerini ifade ederek, şöyle konuştu: ''Son bulduğumuz üç tohum, kabın bir kısmının dışına taşmıştı. Kap kırıldığı için bu şekilde bulduğumuzu düşünüyoruz. Tohumlardan bazılarını incelemeye almıştık. Yaklaşık iki yıldır bu çalışmayı yürütüyoruz. Geçen yıl yaptığımız çimlendirme denemesinden olumlu sonuç alamadık ve başarılı olamadık.
Bu yıl bu tohumlardan birini yeşertmeyi başardık. Bundan yaklaşık 4 bin yıl öncesine ait toprak altından çıkmış bir tohum yeşerdi. Bu tohumdan çimlenen bitki, Canlı halde Bilim dünyasına sunulmak ve üzerinde çeşitli analizler yapılmak üzere inceleniyor.''
Tohumların bulunduğu kabın yer aldığı yapının depo olarak kullanıldığını tahmin ettiklerini belirten Prof. Dr. Bilgen, ''Sözü edilen kabın yanı sıra mekanda çok sayıda kap ele geçmiştir. Tüm bu özellikleriyle mekanın depolama amaçlı kullanılmış olabileceği düşünülmektedir'' diye konuştu.

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMEMİŞ MERCİMEK TOHUMUDPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nüket Bingöl, höyükte bulunan üç tohumdan birini geçen yıl toprağa ektiğini, ancak çimlendiği halde kuruduğunu, diğerinin ise yağ analizlerinin yapılması amacıyla İstanbul'a gönderildiğini anlattı.
Yrd. Doç. Dr. Bingöl, üçüncü tohumu yaklaşık üç ay önce toprağa ektiğini, bunun da çimlendiğini belirtti.
Bu tohumun yaklaşık 4 bin yıl öncesine ait olduğunu ifade eden Yrd. Doç. Dr. Bingöl, şöyle devam etti: ''Bilimsel olarak yolun başındayız. Öncelikle diğer tohumlarla beraber bunların yaş tayininin yapılması ve günümüzde yetişen mercimeklerle karşılaştırılması gerekiyor. Her ne kadar arkeolojik kazılarda buluntunun içinden çıktıysa da bunu Bilimsel olarak kanıtlamalıyız. Bu tohumların dışarıdan gelip gelmediğini incelememiz gerekiyor. Henüz bir iki aylık çalışma sürecindeyiz, bahara doğru yavaş yavaş sonuçlarını almış olacağız. Ancak çimlenmesi çok büyük bir gelişme. Günümüzde bilinen mercimek bitkileri gibi çok kuvvetli değil, oldukça cılız bir bitki. En kısa zamanda tek beklentimiz çiçeklenip tohum üretebilmesidir. Çiçeklenip tohum üretebilirse son zamanlarda çok güncel olan Organik ve Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) özelliğini taşıyan bitkiler açısından bizim elimizde çok önemli bir veri olacak. Çok eski zamanlara ait, hiç genetiğiyle oynanmamış, herhangi bir değişikliğe uğramamış, organik olarak elde edilmiş tohumların ilki olacak.''
'TOHUMU CANLI BULMAMIZ BİZİM İÇİN SÜRPRİZ OLDU'Yrd. Doç. Dr. Bingöl, bu tohumun bir mercimeğe ait olduğunu belirlediklerine işaret ederek, mercimeğin çok fazla suya ve sıcaklığa ihtiyaç duymadan kurak ortamda yetişebildiğini kaydetti.
Mercimeğin kazı yapılan alanda yetişebilecek bir bitki türü olduğunu dile getiren Yrd. Doç. Dr. Bingöl, şu bilgiyi verdi: ''Arpa, mercimek, buğday, bunların hepsi Anadolu kökenli bitkilerdir ve orijini Anadolu'dur. O yüzden bizim için bu tohumları burada bulmamız çok sürpriz olmadı. Tohumu canlı bulmamız bizim için sürpriz oldu. Bu da tamamen höyüğün yapısından kaynaklanıyor. Höyükte yangın çıkıyor, çöküyor ve tohumlar içerisinde canlı kalabiliyor. Şans eseri bu tohumları bulduk ve değerlendirdik.

Şu an için bu tohumların mercimek olduğunu söyleyebiliyoruz, ancak yine de normal mercimekten morfolojik bazı farklılıkları var. Tamamen yaptığımız çalışmalar sonucunda belli olacak. Tohum vermesi halinde organik, hiçbir şekilde genetiğiyle oynanmamış, orijinal bitki olacak. Her zaman için orijinal tohumlar diğerlerine göre daha zayıftır. Belki ülke ekonomisine fazla bir katkı sağlamayacak, ancak bazı üniversitelerde başlatılmış eski tohumların toplanması yönündeki çalışmalara önayak olacağız.''
Yrd. Doç. Dr. Bingöl, yüzyıllar öncesinden bitki tohumlarının yeşerdiğine ilişkin daha önce yurt içi ve yurt dışında örnekler bulunduğunu hatırlatarak, Japonya'da manolya bitkisine ait tohumun günümüzdeki manolya bitkisinden farklı morfolojik özellikler taşıdığını bildiklerini sözlerine ekledi.
SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ'NDEKİ KAZILARSeyitömer Höyüğü'ndeki kazı çalışmaları, altındaki 12 milyon ton kömürün ekonomiye kazandırılması amacıyla 1989 yılında Eskişehir Müze Müdürlüğünce başlatıldı.
Afyonkarahisar Müze Müdürlüğünün 1990-1995 yılları arasında yürüttüğü çalışmalar, 2006 yılından itibaren DPÜ Arkeoloji Bölümünce ele alındı.
TKİ Genel Müdürlüğü ve DPÜ Rektörlüğü arasında imzalanan protokol gereğince her yıl 6'şar aylık dönemler halinde yürütülen kazı çalışmalarının 2010'da tamamlanması ve höyüğün kaldırılmasının ardından yaklaşık 500 milyon lira değere sahip linyit kömürünün çıkarılmaya başlanması hedefleniyor.
4 bin yıllık tohum canlandı

Thursday, December 10, 2009

Kanserli hücreleri yok eden cihaz

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde kanser tedavisinde kullanılan yeni cihazla üç boyutlu görüntüsü alınan tümörlü dokular, çevredeki zararsız dokular etkilenmeden yok ediliyor. ''Varyan Linear Hızlandırıcı'' adını taşıyan cihazla dışarıdan uygulanan radyoterapi ile tümörlü doku grubuna belirli bir mesafeden radyasyon verilerek tedavi sağlanıyor. Yöntem,tümörlü dokuları yok ederken çevredeki dokulara hiçbir zarar vermiyor.



Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Eray Karahacıoğlu, tedavide, ilk olarak bilgisayarlı simülasyon yapılarak tümörle ilgili yer, büyüklük, hassasiyet gibi birtakım bilgilerin toplandığını söyledi. Bu verilerin aktarıldığı bilgisayarlı planlama cihazında, tümörlü ve çevredeki hassas dokularla organların işaretlendiğini ve tedavi dozlarının belirlendiğini anlatan Karahacıoğlu, daha sonra linear hızlandırıcının devreye girdiğini belirtti.



Bu aşamada ise üç boyutlu görüntüsü alınan tümörlü dokuya cihaz yoluyla uzaktan radyasyon verildiğini bildiren Karahacıoğlu, ''Sadece tümörü yok eden ve çevredeki zararsız dokuları etkilemeyen işlem tamamen ağrısız oluyor. Bu tedavi radyoterapi gerektiren tüm kanserli hastalarda ister büyük ister küçük tüm tümörlü dokuları yok etmek için uygulanabiliyor'' diye konuştu.



Radyasyon onkolojisinde son 10 yıldır uygulanan bu tedavinin baş, boyun, meme, akciğer, mide, bağırsak, kalın bağırsak, prostat, rahim ağzı, vulva, vajina ve rahim kanserleri ile beyin tümörlerinde etkili olduğunu vurgulayan Karahacıoğlu, teknolojik gelişmelerin tedavide planlamaya yönelik işlemlerde kolaylık sağladığına dikkati çekti.



Bu cihazla yapılan tedavinin avantajlarından birinin de tedavilerin güvenilirliğinin kontrol edilmesi amacıyla Dijital portal alınması olduğunu vurgulayan Karahacıoğlu, ''Radyasyon tedavisi uygulanacak hastadaki tümörlü bölgenin daha önce yapılan planlamaya uygun olup olmadığı bir kez daha bilgisayarlı görüntüleme sistemiyle kontrol ediliyor. Böylece tedavide daha yüksek başarı sağlanıyor'' bilgisini verdi.

Türkiye'de az sayıdaki merkezde bulunan cihazın özelliklerinden birinin de yoğunluk ayarlı radyoterapi yapılabilmesi olduğunu ifade eden Karahacıoğlu, üç boyutlu tedavinin daha gelişmiş bir aşaması olan bu sistemin tümör dozlarının istenilen dokuda yoğunlaşmasını, arzu edilmeyen dokudan ise uzaklaşmasını sağladığını bildirdi.



Karahacıoğlu, dışarıdan uygulanan radyoterapide, radyasyonun, dışarıya çıkmasına engel olmak için kalın duvarlı bir odada verildiğini, tedavinin, aygıtı kontrol eden radyoloji teknisyenlerinin gözetiminde uygulandığını söyledi. Prof. Dr. Karahacıoğlu, hastanın odada yalnız kaldığı bu yöntemde, radyoterapi teknisyeninin kapalı devre bir Televizyon sistemi ya da radyasyon geçirmeyen pencereden izleme yaparak tedaviyi yönlendirdiğini sözlerine ekledi.
Kanserli hücreleri yok eden cihaz