Showing posts with label Bilim Adamları. Show all posts
Showing posts with label Bilim Adamları. Show all posts

Tuesday, December 29, 2009

Kuzey Kutbu firarda

Geçtiğimiz günlerde jeofizikçi Arnaud Chulliat, Dünya'nın üst bölümde çok ilginç bir durum fark etti. Chulliat'a göre Kuzey Kutbu her geçen gün Rusya'ya doğru artan bir hızla yaklaşıyor. Aslında 1904 yılından beri Kuzey Kutbunun hareketli olduğu biliniyordu. Fakat o zamanlar yapılan ölçümlere göre Kuzey Kutbunun Rusya yolcuğu yılda yaklaşık 14 km hızla devam ediyordu. 1989 yılındaki ölçümler ise bu hızın arttığını ortaya koymuştu. Chulliat'ın fark ettiği durum ise Kuzey Kutbunun vites değiştirdiğini ve artık yolcuğuna yılda yaklaşık 60 km hızla devam ettiğini gösteriyor.

Bilim adamları bu çok önemli değişikliğin sebebini net olarak açıklayamasalar da bazı teoriler var. Dünya'nın manyetik alanın her 300 bin yılda bir yer değiştirdiği tahmin ediliyor. Kuzey Kutbunun bu yolculuğu ise manyetik alan dönüşümü ile açıklanabilir. Bu manyetik alan son derece önemli çünkü Dünya'yı Güneşin manyetik alanı ve yaydığı radyasyondan korumak anlamında büyük bir faydası var. Bilim Adamları Kuzey Kutbunun Rusya'ya doğru süregelen yolculuğunun bu hızla devam etmesi halinde önümüzdeki 1000 yıl içerisinde Kuzey Kutbunun ortadan kaybolacağını tahmin ediyorlar. Bu durumda ise Dünya'nın manyetik alanın artık gezegeni koruma özelliği, insanların yaşamını sürdürebilmesini sağlayamayacak kadar zayıflayabilir.

Kuzey Kutbu firarda

Friday, December 25, 2009

İdeal kadın nasıl olmalı?

Bilimadamları ideal kadın ölçülerini tanımladı. Yapılan araştırmaya göre ideal kadın yüzünü gözler, ağız ve kulaklar arasındaki mesafe belirliyor.

Toronto Üniversitesi'nde yapılan araştırmada bilimadamları öğrencilerden verilen fotoğraflardaki kadınları, çekiciliklerine göre sınıflandırmalarını istedi. Fotoğraflar üzerinde Photoshop ile oynayan Bilim Adamları resimlerin yüz hatlarını değiştirdi ve en sonunda şu sonuçları buldu:

Uzunluk olarak bir kadının gözleri ve ağzı arasındaki mesafe, saç çizgisinden çeneye kadar olan mesafenin 3'te 1'i kadar olmalı. Genişlik olarak ise iki gözbebeği arasındaki mesafe, tüm suratın genişliğinin yarısı kadar olmalı. Bu orana uyan yüzler altın orana sahip oluyor.

İdeal kadın nasıl olmalı?

Wednesday, December 23, 2009

1 milyar dolar var, proje bekliyorlar

İSTANBUL - Boğaziçi Üniversitesi'nin ev sahipliğini yaptığı, tıp alanında Teknoloji geliştiren Alvimedica'nın desteğiyle, Ulusal inovasyon girişimi ile Türk Amerikan Bilim Adamları ve Akademisyenler Derneğinin (TASSA) katkılarıyla düzenlenen ''Yaşam Bilim ve Sağlık Teknolojilerinde Yenileşim ve Çözüm Ortakları Kurultayı'' başladı.
Kurultayda konuşan Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton, 2050'li yıllara gelindiğinde 60 yaş üstü insanların oranının yüzde 36'ya çıkacağına dikkati çekerek, Gıda ve enerji kaynaklarının sıkıntıya gireceğini, esas eksikliklerin ise biyoteknoloji alanında yaşanacağını bildirdi.
Biyoteknolojide yapılacak olan yatırımların 2020 yılında 7, 2050 yılında 18 misli daha fazla olacağına işaret eden Alaton, Amerika'daki Türk asıllı bilim insanlarıyla konuştuğunu ve herkesin çokkutuplu bir Dünyanın ortaya çıkmaya başladığını anladığını dile getirdi.
Alaton, 21. asrın 2001 yılında bittiğini ifade ederek, şöyle konuştu: ''2001 yılında ABD egemendi. Teknolojisi tartışılamayacak şekilde çok ilerideydi. Ancak 2001 yılında önemli bir kırılma yaşandı. İnsanlar çok kutuplu bir dünyanın gelmeye başladığını anladı. Bugün dünyanın en iyileri sadece ABD'den değil Japonya'dan, Singapur'dan geliyor. Türkiye bu yarışın neresinde? Türkiye de bu yarışın içinde ve en önlerde. Umutlarınızı yeşertmek istiyorum. Türkiye'ye dönün. Siz çok şanslı insanlarsınız. Eyleme geçiş tetiklendi. Türk bilimadamları Danimarka ve İsveç'te bir fon kurdular. Bu fon 1 milyar dolara ulaştı. Şu ana kadar sadece 25 milyon doları kullanıldı. Geri kalanı Proje bekliyor. İlk önce Yeşilköy'deki biyoteknoloji merkezini satın aldılar. 25 milyon dolarlık yatırımla Çatalca'da bir biyoteknoloji fabrikası kuruldu.''
Alaton, bilim insanlarının çalışmalarının meyvesini vermeye başladığını belirterek, Türkiye'de de dünyanın en iyi ''ilaçlı stent''inin yapıldığını ve mart ayında da piyasaya çıkacağını söyledi.
Türkiye'nin önümüzdeki 5 sene içinde biyoteknoloji dalında dünyanın en önünde koşacak ülke olacağına inandığını kaydeden Alaton, ''Alvimedica olarak Çatalca'da bir Ar-Ge merkezi kurmak istiyoruz. Bir biyoteknoloji vadisi oluşturmak istiyoruz. Bu büyük projede öncelik vereceğimiz insanlar Amerika'dan dönen Türkler olacak. Dünyada para çok. Para gidecek yer arıyor, yeter ki iyi bir fikriniz olsun'' şeklinde konuştu.
Alaton, tanıştığı ve ismini vermediği bir Türk bilimadamı için de ''Benim düşündüğüm birisi var, en geç 5 yıl içerisinde Nobel Tıp Ödülünü alacaktır'' dedi.
İshak Alaton, hem doktoru hem de dostu olan Dr. Mehmet Öz ile ilgili de şunları kaydetti: ''Mehmet Öz 10 sene önce hayatımı kurtardı. Babası ile zaten dost idim. Büsbütün yakınlaştık. Babası bundan yaklaşık bir sene önce 'Mehmet mesleğini değiştiriyor' dedi. 'Cerrahlığı bırakıyor' dedi. Politikaya girecek. 'Ya Sağlık Bakanı ya da Nükleer vadisi falan gibi bir şeyler düşünüyor. Politikaya atılacak' dedi. 'Peki neden Cerrah olmayı bırakıyor' diye sordum. 'Geçerli bir sebebi var' dedi. Çok çarpıcı bir istatistik verdi bana. 2000 yılında Amerika'da herkes sigortalı olduğu için kafesin açılarak kalbin tedavi edilmesinde 460 bin müdahale yapıldı. 2001 yılında 310 bine düşmüş. 2002 yılında 220 bine düşmüş ve 2007 istatistikleri 100 binin biraz üzerinde. 6 sene içerisinde dörtte birine düşüyor. Birçok arıza damar tıkanıklığından oluyor. Bunun için artık stent kullanılıyor. Ama bana 'bu işin suyunu çıkarıyorlar' dedi. Çünkü doktorlar, genellikle cerrahlar basit bir şekilde halledebilecekleri işleri dahi komplike edip daha çok para almak için işi büyütüyor ve kesmeye biçmeye götürüyorlar. Bu da hastanın aleyhine oluyor. Artık cerrahlar da bu işten bıktılar.''
Biyoteknolojinin en yüksek ivmeyi gösterecek bir endüstri dalı olduğunu ifade eden Alaton, biyoteknolojinin para kaybetmesinin mümkün olmadığını dile getirdi.
DÜNYADA KALKAN TRENLERE GEÇ BİNMEMELİYİZBoğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kadri Özçaldıran da Yaşam bilimlerindeki bireysel çalışmanın gerçek anlamda bir çözüme erişmesinin bir süreci olduğunu ve bunun yurt dışında daha hızlı gerçekleştiğini belirtti.
Özçaldıran, Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde çalışmaları devam eden yaşam bilimleri merkezinin üçüncü ayağına geçildiğini anlattı.
Türkiye'de kurulan ilk ve tek biyomedikal enstitüsünün Boğaziçi Üniversitesi'nde olduğunu belirten Özçaldıran, yaşam merkezinin DPT'nin desteğiyle ve yönlendirmesiyle kurulmuş olduğunu kaydetti.
Özçaldıran, bu merkezin, yıllardır konuşulan özel sektör ve üniversite işbirliğini hayata geçirilebilecek bir zemini olduğunu belirterek, bu merkezde bir deneysel hayvan bakım merkezi kurulduğunu, hızlı DNA analizi yapılabilen araçlar alındığını ve projenin üçüncü ayağında akıllı ilaç veren sistemler ve gerekli ARGE çalışmalarını sürdürebilecek bir yapının ihale sürecinin yer aldığını dile getirdi.
Geçtiğimiz yüzyılı harmanlayan dalın elektrik elektronik ve Bilgisayar mühendisliği olduğunu, bundan sonrada etkisinin süreceğini bildiren Özçaldıran, yaşam bilimleri ve biyoteknolojinin de bu yüzyıla damgasını vurabilecek bir dal olduğunu belirtti.
Özçaldıran, biyoteknoloji alanında çalışmaların hızlı bir şekilde devam etmesi gerektiğini vurgulayarak ''Dünyada kalkan trenlere geç binmemeliyiz'' dedi.
1 milyar dolar var, proje bekliyorlar

Wednesday, December 16, 2009

Farklı Dünya, ebedi sorunlar…

İSTANBUL - Beklentiyi yüksek tutan filmlerin işi çok zordur çünkü fragmanıyla, çekim hikayesiyle, sahnelerden karelerle, pazarlamaya dönüşen anekdotlarla vs… birlikte film, bekleyenin gözünde çoktan şekillenmiş olur. Hele bir de kameranın arkasında son 20 yılda birçok başyapıta imza atmış bir isim varsa filmin işi çok daha zorlaşır…
‘Titanik’ten sonra uzun yıllar Film yönetmeyen James Cameron, 11 yıl aradan sonra adı hiç gündemden düşmeyen projesi ‘Avatar’ı hayata geçirdi.
Hikâye, Pandora adlı başka bir dünyada geçiyor. Dünya’nın kaynakları tükendiğinden ‘Dünyalılar’ gözünü buraya dikerler ve Pandora'nın havasını soluyamadıkları için, akıl bağlantısı aracılığıyla kontrol edilebilen Avatarlar üretirler. Bilim Adamları Pandora'da yaşayan Na’vileri anlamaya, onlarla birlikte yaşamayı öğrenirken, şirket ve ordu yeni kaynakların peşindedir.
Pandora’da yaşayan, mavi insansı görünümlü Na'vi halkı ise bu yeni kaynakların sömürülmesine engeldir çünkü orası onların topraklarıdır. Ve gerekirse en ilkel silahlarla da olsa geçmişleri ve inançlarının kaynağı olan topraklarını koruyacaklardır.
3D sinemanın iyiden iyiye ağırlığını hissettirmeye başladığı beyazperdede, 3 boyutlu Sinema keyfini daha da ileri taşımayı hedefleyen ‘Avatar’, bunda başarılı oluyor. Cameron’ın bu film için özel olarak geliştirdiği ‘Reality Camera System’, kağıt üzerinde bir şey ifade etmese de izlerken ve filmden çıktıktan sonra kolay kolay etkisinden çıkılamayacak bir derinlik algısı katıyor filme. Özellikle baş karakter Sully'nin Na'viliği öğrendiği ve finaldeki savaş sahneleri her filmde görülecek türden sahneler değil.

Görsel efektler konusunda bir hayli iddialı olsa da ‘Avatar’, işin sadece görsel yönüne yaslanan bir film değil. Hikaye kurgusu ve dramatik yapı bakımından da etkileyici bir çalışma olan ‘Avatar’ın en büyük başarısı ise, yeni bir dünya yaratması – her iki anlamda da - ve ‘böyle bir dünya olsaydı’ dedirtebilmesi. ‘Star Wars/ Yıldız Savaşları’, ‘Lord of the Rings/ Yüzüklerin Efendisi’ serileri başta olmak üzere sinema tarihinde bunu başarmış çok az sayıda film var. ‘Avatar’, adı geçen bu klasiklerle eleştirel anlamda aynı seviyede olmasa bile ‘yeni bir dünya yaratma’ bakımından bu filmlerle birlikte anılabilir.
NA'Vİ OLMAK, İNSAN OLMAK...'Avatar’ın kikayesinni en önemli öğelerinden biri de aşk. Avatar programına gönüllü olan felçli denizci Jake Sully bir Na'vi prensesine aşık olur ve zamanla Pandora'yı gün geçtikçe tüketen insan ordusunun karşısında yer alır. Sully, bir askerken zamanla Na’vi ve insan olmaya başlar. Yani Sully, Na’vilerin içine karıştıkça, onlarını yaşamını öğrendikçe, onların kültürüne ve Neytiri'ye aşık oldukça hiç bilmediği insanlığını da keşfeder. Hikayenin ana damarını besleyen bu aşkın ve keşfedişin yanı sıra kültürleri, geçmişleri, inançları, bireyleri ile Na’vi halkının birçok şeyi simgelediği de bir gerçek.

TANIDIK BİR HİKAYE…Çünkü hikaye tanıdık bir hikaye aslında. Amerika’nın Irak ve Afganistan’a yaptığı işgallerin ve dünya var olduğundan beri yaşananların hikayesi; güçlü olan sömürür, daha fazlası için işgal eder, savaşmak için bahane yaratır…
Cameron, alt okumalara sıkıştırmadan - özellikle filmin son yarım saatlik bölümünde - açıkça ABD’nin 11 Eylül’den sonraki ‘savaşa savaşla karşılık’, 'önleyici savaş’ gibi politikalarını eleştiriyor. Böylelikle Afganistan ve Irak’a yapılan işgaller bir Hollywood filminde daha vuku bulmuş oluyor. Ama bu eleştiriler 'kör gözüm parmağına’ şeklinde değil usta yönetmenin ‘insanlığın en büyük sorunu’na işaret etmesiyle bilinçli bir seçimle gerçekleşiyor. Yine de yabancı basında filme ‘vaazcı’ yakıştırması yapıldı ve Sully’nin ‘kurtarıcı’ rolde olması da kutsal kitaplara referans olarak yorumlandı. Ama dayanağı olsa bile 150 dakikalık -birçok açıdan ele alınabilecek- bir filmde bunu öne çıkarmak zorlama duruyor kanımca.
Farklı Dünya, ebedi sorunlar…