Showing posts with label Sahne. Show all posts
Showing posts with label Sahne. Show all posts

Thursday, December 31, 2009

İran da gösteriler rejimi köşeye sıkıştırdı


İran’da Haziran’da yapılan seçimlerin ardından protesto denince akla silahlı polislerin silahsız göstericileri dövdüğü sahneler akla geliyordu. Ancak Pazar günü bu düzen değişti. Şii Müslümanların İmam Hüseyin’in ölümünü andığı gün olan Aşure günü İran’da rüzgarın dönüşüne Sahne oldu.

İnternet üzerinden elimize ulaşan fotoğraflar ve Video görüntüleri bu sefer göstericilerin polisleri kovaladığı, yakaladığını ve dövdüğünü gösteriyordu. Yol kenarında eli yüzü kan içinde oturanlar da Güvenlik güçlerinin üyeleriydi.

Belki bundan da önemlisi taraf değişikliğini gösteren fotoğraflardı: protestocuların omuzlarında taşıdığı üniformalı adamlar ellerinde muhalif hareketin sembolü haline gelen yeşil kurdeleler sallıyor.

NE OLACAĞI BELLİYDİ
Der Spiegel dergisinden Ulrike Putz, 27 Aralık’ta güvenlük güçleriyle muhalifler arasında ciddi çatışmalar yaşanacağının günler öncesinden belli olduğunu hatırlatıyor. Reformcuların ruhani lideri Büyük Ayetullah Hüseyin Ali Muntazeri’nin geçen hafta düzenlenen cenazesine katılan 1 milyon kişi İran’da muhalefetin gücüne işaret ediyordu.

Muntazeri’nin ölümünün yedinci gününde düzenlenen anma törenlerinin Aşure günüyle çakışmasıysa protestocuların duygularının daha da güçlenmesine ve bugüne kadarki kurban pozisyonlarını bırakıp saldırıya geçmelerine neden oldu.

Güvenlik güçlerinin dini bayram ateşkesine uymaması ise rejime sadakatlerinden şüphe edilmeyecek en muhafazakar İranlıların bile tepkisini çekti. Görgü tanıkları giyim kuşamlarından koyu Müslüman oldukları anlaşılabilecek kişilerin de protestocuların arasında olduğunu belirtti.

Putz, muhafazakarların rejime tavır almasının nedeni Cumartesi günü ayaklanma polisinin eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin konuşma yaptığı bir camiyi basması oldu. Mehdi Kerrubi, “Şah’ın rejimi bile Aşure gününe saygı gösterir ve çatışmayı Aşure sonrasına ertelerdi” dedi ve ekledi: “ İslam Devrimi’nin rejimi ellerini ulusun kanına buladı.”

CESETLER NEREDE?
Pazar günü kaç kişinin öldüğü hala net değil. Jaras gibi reformcu internet siteleri sekiz ile 10 arasında ölümden bahsederken İran’ın resmi yayın organları başta ölüm olmadığını iddia etmişti. Daha sonra 10 tanesi “tanınmış Devrim karşıtı teröristler”, beş tanesi de “şüpheli koşullar altında” ölen kişiler olmak üzere toplam 15 can kaybı bildirilmiş, 3 bin “ayaklanmacı”nın yakalandığı duyurulmuştu.

Hükümetin olayları daha da alevlendirecek cenazeler düzenlenmemesi için cesetleri ortadan kaldırdığı söyleniyor. Putz, analistlerin rejimin köşeye sıkıştığını ve gücünü yeniden kazanmak için elinden geleni yaptığını ifade ettiğini aktarıyor.

Musevi ve Kerrubi gibi muhalefet liderleri konumuna geçmeye zorlanan politikacıların karşı karşıya olduğu tehdit gün geçtikçe artıyor. İran parlamentosunun yargı komitesi başkanı Ali Şahruki Pazartesi günü yaptığı açıklamada “Liderler yaptıklarından sorumlu tutulmalı ve yargıç önüne çıkmalı” diyerek bu tehdidi açıkça ortaya koydu.

LİDERLER TEHLİKEDE
Aslına bakılırsa bugüne kadar bu yönde pek çok çağrı yapılmış ancak Tahran böyle bir hareketin hükümetin devrilmesine yol açacağından çekindiği için harekete geçen olmamıştı. Pazartesi günü Musevi’nin ve Kerrubi’nin en yakın destekçileri gözaltına alındı.

Aşure gününden üç gün sonra gerginlik sürüyor. Protestocular Muharrem ayının getirdiği hareketlilikten ellerinden geldiğince faydalanmak istiyor. Pazar günü atılan sloganlar tehlikeye rağmen rejim değişikliğine işaret ediyor: “Savaşacağız, öleceğiz, ülkemizi yeniden fethedeceğiz.”
İran'da gösteriler rejimi köşeye sıkıştırdı

Tuesday, December 29, 2009

SEVİŞMENİN ZORLUĞU YOK

Berrak Tüzünataç Instyle dergisine konuştu: Benim gibi yeni yüzler sorumluluk gerektiren rolleri üstlenmeye başladı. Bizim jenerasyonumuz sevişme sahnelerinin konuşulmasını mesleğe saygısızlık olarak görüyor.



Genç oyuncu Berrak Tüzünataç, 22 Ocak’ta vizyona girecek Ejder Kapanı filminde Kenan İmirzalıoğlu ile olan sevişme sahnelerinden, Nejat İşler ile ilişkisine kadar her şeyi anlattı: Berrak Tüzünataç



- Kenan İmirzalıoğlu ile sevişme sahnesi aslında benim Kıskanmak filminde de tecrübe ettiğim bir tür. Ve onu da filmin herhangi bir bölümü gibi düşünmek zorundayız. Bana göre artı bir zorluğu yok. Ve olmamalı da. Zaten senaryoyu okuduğumuz andan itibaren bunu biliyoruz ve kendimizi hazırlıyoruz. Herhangi bir Sahne nasıl bir oyunculuk performansıysa sevişmeler de oyunculuk performansları.



- Benim gibi yeni yüzler Sinema filmlerinde biraz daha fazla sorumluluk gerektiren roller üstlenmeye başladılar. Herkes adına konuşamam ama bizim jenerasyonumuz bu tarz kaygıları Komik buluyor ve mesleğe saygısızlık olarak görüyor. Sevişme sahneleri benim içinde yer almak istediğim bir projeden ya da birlikte çalışmak istediğim bir yönetmenden vazgeçme sebebim olabilecek kadar önemli bir şey değil. Tabii ki çok rahat bir şey değil ama işin bir parçası. Bu kolay bir iş değil zaten. İnsan setlerde fiziksel olarak da ruhsal olarak da sınanıyor. Bu sınamadan Mazoşist şekilde keyif alanlar kalıyor bu meslekte.



- Nejat birlikte çalışmak isteyebileceğim bir oyuncu. Daha önce hiç birlikte olduğum biriyle aynı sette bulunmadım. Şimdi sevgilimi methediyor durumuna düşmeyeyim ama Nejat’la çalışmayı isterim.


SEVİŞMENİN ZORLUĞU YOK

PİRELLİ TAKVİMİ PARTİSİNDEYDİK

HT CUMARTESİ- Ali Esad Göksel



Yılın en iyi partisi idi! O da ne demek! Bilemiyorum! Parti parti dolaşmayı sevmeyen birisinin racon kesmesi tuhaf. Ama anlatacağım. Maksat herkes her şeyi bilsin. Milli Piyango çıkmayan hemcinslerimiz de mutlu mesut yaşasın. Açılım hayalleri herkes için olsun... İnsanı çatlatma diye bir laf vardı. Biliyorum. Pirelli 2010 Takvimi’ni anlatacağım. Çocukluk ve gençliği Saatli Maarif Takvimi ile geçmiş nüfustanım. Bugün masamın üzerinde kallavi ajandamı bulundururum. Bu ikisi dışında takvim tanımam. Tanımazdım. Bir takvim tanıdım, hayatım değişti.



Aylardan hangisini seversiniz?



Parti pozisyonu alınmış. Snack’ler, içkiler, envai çeşit. Kraliçenin veliahtının nefretine mazhar olmuş mimarlardan Rogers tarafından restore olunmuş Balık Hali kıpır kıpır. Sanki inşa olunduğu Viktorya Dönemi. Sanki istifleme balık dolu: Barbun, dil, lüfer. O anda bir kamuoyu yoklaması yapılsa! Yeryüzü erkek nüfusunun vejetaryen olup, gözünü balık haline dikeceği su götürmez. Anında! Takvimin ayları etrafımızda fink atmaktalar. Peride Celal gibi aylardan eylülü mü severim? Emin olamıyorum. Herzigova’ya soruyorum. Ayları beğeniyor mu? Tanrım, insan hem güzel hem zeki olabilir, evet. Süzüyor. Dudaklarını aralıyor. Vazgeçiyor. Gülümsüyor. Yüzünü tuhaf bir pırıltı yalıyor. Kıkırdıyor. O kadar... Hepinize 2010’da ağız tadı dilerim!



TAKVİM UZMANI Türk BEN TALİHLİ MİYİM?



İyi bir huyum vardır. Soru sormayı sevmem, merak etsem dahi! Siz sustukça karşı taraf anlatır. Genellikle. Yine öyle oldu. Pirondini “Takvim işi” dedi, kapattı. Ben de düşündüm. Ben, Pirondini, üç dört İtalyan, üç dört İngiliz geçen asırdan kalma ‘only for boys’ ve ‘black tie’ club’lerden birine gidip, içeceğiz, takvim üzerine konuşacağız. Sonra da puro içeriz diye yanıma kendi purolarımı da aldım. Yurtsan, canım yavrum, böyle kibar mahellerde “smoking room” bulunur, 155’i arama, telaş yapma! Heathrow’daki nursuz yüzlü, majesteleri kraliçenin polisi “Sebebi ziyaret” dediğinde, “Sana ne vizem var ya” demedim. Son söylediğim kibar Belçika Polisi beni 45 dakika havaalanı karakolunda ağırlamıştı. Sabahın beşinden beri ayakta olmanın bıkkınlığı ile “Takvim için” dedim. Domuz ve kuş gribini aynı noktada görmüş gibi bakıp sordu, “Ne takvimi?” Aklıma bir sürü şey geliyor... Sonra da Belçika Polisi! “Pirelli Takvimi” dedim. Aman Allahım, nursuz siyahın güzel dişleri varmış. Birden doğruldu, 32 dişini sergileyen yayık bir gülüşle, “You are lucky man!” dedi! Tak, giriş mührü! O kadar! Anlaşıldı, takvim mevzuu eğlenceli olmalı... Otele ulaştık. Odamızda bir dosya. “Hoş geldiniz, beş gittiniz. Lütfen smokininiz ve Güvenlik kartınızla 19.00 itibarıyla şurada bulununuz. Kokteyl, sonra takvim, sonra yemek, sonra parti... Mutfağa, şaraba meraklı bir dostum var: Andrea Pirondini. İtalyan. Esasen bu iki kaleme meraklı olmayan İtalyan da görmedim. Andrea’nın Türk Pirelli’nin başında olduğu günlerde muntazam toplanır, yemek yer, sohbet ederdik. Gel zaman, Pirondini’yi Milano’ya celbettiler. “Dur aman” bile diyemedik. Bizimki bölge müdürü oldu, piramitin üstüne çıktı. Seyrek görüşür olduk. Muhabbetimiz berdevamdı. Herhalde bu kalemden, Pirondini, “Yav, yazık bu adama o şarap, bu Şarap kaç yaşına geldi başka şeyden haberi yok, şuna bir dostluk yapayım” diye düşünmüş olmalı. Aradı. “Şu tarihte Londra’ya gel” buyurdu. “Smokinini de al.”



Balık hali deniz kızı dolu



Balık Hali’ndeyiz. Üstümüzde smokin, altımızda kırmızı halı. Sağ sol koruma ve fotoğrafçı dolu. Durmadan çekiyorlar. Ne diye? Bilemiyorum. İnsan kendini tanınmış biri gibi hissedebilir. Bir süre. Salona girinceye kadar. İçeriye adım attığınız anda, “Hayır bu gerçek olmayabilir” diyorsunuz. Kâinatın bütün güzel ve meşhur kızları orada. Tahayyül edebileceğinin bin misli hediyeye boğulmuş bayram çocuğu gibiyim. Neşe ve enerjim tavan yapıyor. Etrafa gülücük dağıtıyorum. Elhak yanıt mebzul. Sanki bin yıldır onlarla yaşıyoruz. Balık Hali’ne yıldız yağıyor. Sophia Loren giriyor. Bir pusula gibi: “Bakın mihrap burada” diye! Arkadan gelen İtalya’nın en popüler kadını. Otelde tanışmışız. Yanımdaki ‘saf Finli’ “Bu kim?” diye soruyor. “Emin olamıyorum” gazımla benimle selamlaşan first lady’ye “Kimsiniz?” diye soru veriyor. Kadın önce şaşırıp, sonra beni gösteriyor. “Ona sor, sana anlatsın”. İşte bu kadar, yeni uzmanlık alanımdır. Neyse ki Eva geliyor, toparlanmama yardımcı oluyor. Herzigova o kadar ‘bir şey’ ki orada bile parlıyor. Bir güney yıldızı gibi



Otomobil uçar gider



Masalara geçiliyor. Yemekler, şaraplar. Bu lüzumsuz detayları geçiyorum! Takvimi göreceğiz. Nasıl çekildi falan. Etrafımdaki erkeklerin hepsi sünnet çocuğu gibi. İki eli dizlerinin üstünde nefessiz seyirdeler. Kadınların ise gözleri hafif kısık, yüzlerinde umursamaz bir etiketle, peçetelerini çekiştirmekteler. Salonda çıt yok! Sahne arkası belgeseli takvimin gerisinde değil. Rejisi, müziği çok başarılı. Hele bir sahne var ki! Lastik ne demek anlatıyor. Yağmur ormanının ortasında fotoğrafçı kızlara balçık çamur güreşi yaptırıyor. Sevimsiz bir fikir. Aniden bir motor sesi duyuluyor. Gelen biçare Güney Amerikalı adam kızları görünce dünyasını şaşırıyor, direksiyonu, yolu unutuyor. Ve fakat vasıta yoluna devam ediveriyor. Peki nasıl? Lastiklerin feraseti ile. Tabii bunu onlar demiyor, siz de anlayın artık..


PİRELLİ TAKVİMİ PARTİSİNDEYDİK

Friday, December 25, 2009

SOKAK PARTİLERİ İLE YENİ YIL

HT İSTANBUL- Özdemir ERKAN



BU haftamın iki akşamını sokaklarda geçirdim. Sokak derken orada, burada yemekte veya bir davette değil, gerçek anlamda sokağın tam ortasında! Zorun neydi ki diyebilirsiniz ama ben anlatayım; biri Talimhane’de diğeri Akaretler’de gerçekleşen sokak partilerine katıldım... Önce Talimhane izlenimlerim... Geçen haftaki yağmurdan eser bile yoktu ama bir o kadar da dondurucu bir soğuk vardı. Yine de son derece keyifli bir organizasyondu. Talimhane son yıllarda sokaklarında düzenlenen partileri, otellerin önlerine kurdukları kış



bahçeli restoranları, Arnavut kaldırımlı yolları ve Türk Müziği’nin ünlü seslerinin Sahne aldığı Portofino Stage ile adından sıkça söz ettiriyor.



Şimdi de sokak partisi ile yılın son günlerine damgasını vurdu. Geçen akşam Larespark Hotel ve Eresin Premier Hotel’in ev sahipliğinde gerçekleşen parti için Talimhane meydanı özel çadırlar ve ısıtıcı sobalarla bir güzel düzenlendi. Sucuk ekmek partisi için mangallar hazır edildi. Kış günlerinin en güzel içkisi sıcak şaraplar konuklar için özel olarak hazırlandı. Bir partinin olmazsa olmazı nedir? Tabiki müzik... DJ masasında İstanbul gece hayatının en keyifli DJ’lerinden Serkan Çorumluoğlu, hemen yanıbaşında da Serkan’ın en hareketli müziklerine eşlik edecek perküsyon sanatçıları... Şimdi bunların hepsini yan yana koyun ve Talimhane sokaklarında nasıl da keyifli bir erken yılbaşı partisi yaşandığını artık siz hayal edin...



Talimhane’den Akaretler’e...



TALİMHANE sokak partisinin ardından aynı hafta içinde ikinci bir sokak partisi olacağı haberi geldi. Akaretler’de akşamüstü başlayacak parti sevgili İzzet’in mekanı Al Jamal’in önünde devam edecek... Biz hızımızı alamadık, Talimhane’deki sokak partisinin tadı damağımızda kaldı ya 2 gece sonra soluğu Akaretler’de aldık. O caddede hiçbirşey yapılmasa bile sadece ışıl ışıl binaların arasından yürümek için bile gidilir; o kadar keyifli bir cadde yani. Biz partiye vardığımızda İstanbul kalabalığı hazır ve de nazır oradaydı. Gökyüzünü tarayan lazer ışıkları, binaların ihtişamı, kalabalık ve havada uçuşan kar taneleri; gerçekten yaşanmaya değer bir ortam vardı. WHotel’in önüne kurulan büyük sahnedeki orkestra ağırlıklı Türkçe parçalarla gelenleri iyiden iyiye coşturdu. İnsanlar bir yandan şarkılara eşlik ediyor bir yandan da ellerindeki sıcak şarapların



keyfini çıkarıyorlardı. Nedendir bilmem o coşkulu yeni yıl partisi için trafiği kapatmamışlardı. Sahnenin önünden geçen (ya da geçmeye çalışan diyeyim) arabalara rağmen gayet keyifli bir atmosfer vardı.



Oradaki eğlenceyi bırakıp biraz da Al Jamal’in önüne gidelim dedik. Biz oraya doğru yürürken ellerinde saksafondan davula kadar birçok enstrümanın olduğu bir grup da aşağıya doğru yürüyorlardı. Meğer Al Jamal’ın özel olarak yurtdışından getirttiği dansçıların performans saati gelmiş, onlar da enstrümanları çala çala herkesi yukarıya doğru getirmeye hazırlık yapıyorlarmış. Görülmeye değer bir tabloydu! Sahne ile aramızdan geçen arabalara rağmen çok keyifli bir performans izledik. Öyle ki etraftaki bazı bayanlar önlerinde masa olsa tempolu müziklere dayanamayıp üstlerine çıkacak gibiydiler. :) Hani daha önceki yazılarımda sizlerle paylaşmıştım ya; yılbaşı gecesi herkes mutlaka eğlenilecek havasına girer, ben de hiç haz etmem diye... İşte ben bu iki sokak partisi ile hiç kasmadan, zoraki Eğlence moduna girmeden yeni yıla erkenden girenlerdenim... Yani benim 2010 yılım başladı, darısı



sizin başınıza. :)


SOKAK PARTİLERİ İLE YENİ YIL

Tarantino dan yılın en iyi filmleri

İSTANBUL - Hayranları sevdiği yönetmenlerin listelerini en az yaşamaları kadar merak ederler. En sevdiği film, sinemaya başlama nedeni olan film, izlemekten bıkmadığı Film gibi...
Quentin Tarantino da her yaptığı merak edilen yönetmenlerin başında geliyor.
Usta Yönetmen Hollywood Reporter ile yaptığı röportajda 2009'da izlediği filmler arasından en iyilerini açıkladı. James Cameron'ın 'Avatar', Peter Jackson'ın 'Cennetimden Bakarken' ve Clint Eastwood'un 'Invictus' adlı filmlerini izlemediğini belirten Tarantino'nun listesindeki filmler şunlar:
1- Star TrekAtılgan uzay gemisi bu kez genç ve cesur mürettebatı ile bir kez daha insanoğlunun daha önce hiç gitmediği yerlere ulaşmak için yola çıkıyor. 'Star Trek’in unutulmaz karakterlerini bu filmde yepyeni bir kadro canlandırıyor.

Efsanye yeniden hayat veren isim ise "Mission: Impossible III", "Lost" ve "Alias"in yönetmeni J. J. Abrams.
2-Kara Büyü/ Drag Me to HellSam Raimi'nin korku türüne geri döndüğü 'Kara Büyü'de, Christine'ın rahatı gizemli bir banka müşterisi tarafından bozulur. Mrs. Ganush isimli bu tuhaf yaşlı kadın, evi için girdiği borcun tarihini uzatmak için Christine'in yardımına başvurur. Ancak Christine patronunun gözüne girebilmek için, zor durumda olan kadını reddeder.

Hüsrana uğramış yaşlı kadının Christine için düşündüğü bir intikam planı vardır: Genç kadını en Korkunç kara büyülerden biriyle lanetler. Christine'in hayatı peşine dolanmış kötü ruhla tam bir cehenneme dönecektir.
3- Funny PeopleSon dönemin enm yetenekli yönetmenlerinden Judd Apatow'un yönettiği filmde ünlü bir stand-up ustası olan George Simmons, ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenir. George'un bir yıldan az ömrü kalmıştır. Ira ise ümit vaadeden ve George'u örnek alan bir stand-up komedyenidir. Ira ve George günün birinde aynı klüpte Sahne alırlar. Ira'nın yeteneğini fark eden George, onu asistanı olması için ikna eder. Ira’nın hayatına girmesi ile George bir çalışandan çok, bir arkadaş edinmiştir.

Geçtiğimiz aylarda Türkiye'de de gösterime giren filmin başrollerinde Adam Sandler ve Seth Rogen var.
4- Aklı Havada/ Up in the AirOscar'ın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen 'Up in the Air' şirket küçültme konusunda uzman olan Ryan Bingham'ın hikayesi anlatıyor.

George Clooney'in başrolünde olduğu ve Altın Küre'de 5 dalda adaylık da kazanan filmde Ryan, yıllardır bir şehirden diğerine dur durak bilmeden uçmaktayken, birden kendisini biriyle gerçek bir bağ kurmaya hazır hisseder. Sempatik yol arkadaşına vurulduğunda, Ryan’ın müdürü, Ryan’ı ebediyen yollardan çekmekle tehdit eder. Bu ihtimalle karşılaşınca, yere inmekten başta korkan Ryan, insanın bir evi olmasının aslında ne demek olduğunu düşünmeye başlar.
'Aklı Havada' 15 Ocak'ta sinemalarda.
5- Chocolate'Ong Bak' ile tanınan Prachya Pinkaew'ın yönettiği Tayland yapımı Chocolate, çocukluğundan beri aksiyon filmlerini izleyerek dövüş yeteneği geliştin ve kendini büyük bir hesaplaşmanın ortasında bulan Zen'in hikayesini anlatıyor.

6- Observe and ReportManyak bir Güvenlik görevlisinin Alışveriş merkezinde işini aşırı ciddiye alması sonucu ortaya çıkan olayları anlatan Komedi ve aksiyon dolu filmin yönetmeni Jody Hill.

Anna Faris, Seth Rogen, Ray Liotta gibi oyuncuların yer aldığı film Türkiye'de henüz gösterime girmedi.
7- PreciousLakabı ‘Kıymetli’… 16 yaşında bir kız… Babasından ikinci kez hamile kalmış genç bir kız… HIV pozitif, obez ve ilk çocuğu Down sendromlu, siyah bir kız…

İLGİLİ HABER
Hayat kısa, acımasız ve kıymetli...
Altın Küre’de üç adaylık alan ve Oscar’ın da favorileri arasında sayılan Lee Daniels imzalı ‘Precious’, Okuma yazmayı öğrenemeyen, evde okulda her yerde aşağılanan, 16 yaşındaki ‘Pecious’un hikayayesini anlatıyor.
8- An Education1960'ların Londra'sında banliyöde yaşayan 18 yaşında bir genç kızın, onun iki katı yaşında bir playboyla tanıştıktan sonra hayatının değişmesi üzerine bir hikaye.

Tarantino'dan yılın en iyi filmleri

Thursday, December 24, 2009

Auschwitz le Srebrenitza arasında Avrupa fikri


Auschwitz’den Srebrenitza’ya uzanan bir tarihin ara sokaklarında gezinen Hollandalı gazeteci Geert Mak, iki Dünya Savaşı, toplama ve esir kampları gibi badirelerden sonra oluşan ‘Avrupa’dan hâlâ umutlu.
ENİS Batur’un, ‘Amerika Büyük Bir Şaka Sevgili Frank, Ama Ona Ne Kadar Gülebiliriz’ kitabının ismini, dev bir mercekle Avrupa’ya yansıtmaya kalkışsak ne olur acaba? Yani, asıl ‘büyük şaka’ Amerika değil de, Avrupa olabilir mi? Bunu, bir coğrafyadan söz ederken değil, bir medeniyet kümesi olarak Avrupa fikrinden söz ederken getiriyoruz hatırımıza üstelik. Bu tür tuhaf düşünceler arasında gezinmemize, tek başına Auschwitz’den Srebrenitza’ya (Srebrenika) uzanan o keskin çizgi yol açmıyor. Sadece bu ikisi bile böyle bir sorgulama için yeterli olurdu elbette ama Geert Mak’ın, “Avrupa’da Yirminci Yüzyıl Boyunca Seyahatler” isimli kitabı bu konuda çarpıcı bilgilerle dolu. Binyılın biteceği günlerde NRC Handelsblad adına Avrupa’nın altını üstüne getiren Hollandalı gazeteci, sadece gördüklerini aktarmakla yetinmiyor, onların neden öyle göründüklerine dair tarihsel bilgilerle, olup biteni gözümüze gözümüze sokuyor. İyi de ediyor doğrusu. Hele şu soru ve buna verdiği cevap, Auschwitz’den Srebrenitza’ya uzanan tarihin kısa bir özeti sanki:“Biz Avrupalıların ortak bir tarihi var mıdır? ‘Elbette’ der herkes ve sıralamaya başlar: Roma İmparatorluğu, Rönesans, Aydınlanma Çağı, 1914, 1945, 1989, Oysa Avrupalıların bireysel tarihi deneyimleri birbirlerinden çok farklıdır: Örneğin Polonyalı yaşlı şoför, hayatında dört kez yeni bir dil öğrenmek zorunda kalmış; dostluk kurduğum Alman karı koca, önce bombardımanları, sonra da Doğu Avrupa’da oradan oraya sürülmeyi yaşamış; ziyaret ettiğim Basklı aile İspanya iç savaşı yüzünden bir Noel akşamı kıyasıya bir kavganın içine düşmüş ve sonra da ömür boyu susmayı yeğlemişti (...) her biri kendi başına birer dünyadır ve üstelik bunların hepsi de Avrupa’dır.”Bugün hepimize ‘muasır medeniyet’ olarak görünen Avrupa’nın tarihini, gezginlerin gözünden izlemek, iki dünya savaşını da, bu savaşlardan sonra yaşananları da diri tutuyor. Auschwitz ile Srebrenitza arasındaki asma köprüde sallanan Avrupa fikrinin hangi badireleri atlattığını görmek açısından da son derece çarpıcı bu. Belki, oraya bakarak bu topraklara çevirebiliriz yüzümüzü. Ve hatta bir miktar çeki-düzen bile verebiliriz zihnimize. Düşünün ki, İspanya’da yaşanan iç savaştan hiç mi hiç söz etmedik üstelik... (Avrupa’da Yirminci Yüzyıl Boyunca Seyahatler, Geert Mak, Çev. Mürset Topçu, Literatür Yayınları)
Pamuk, Atina’da yok satıyorDIŞ Haberler SERVİSİNOBEL ödüllü yazar Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı son eseri Yunancaya çevrildi ve Dünyanın en popüler yazarlarının bile Yunanistan kitap piyasası için kıskanacağı satış rakamlarına ulaştı. Tercümesini Stella Vretu’nun yaptığı “Masumiyet Müzesi” Okeanis Yayınevi tarafından basıldı. Kitap, sadece yedi gün içinde 10 bin adet sattı. “Masumiyet Müzesi” Atina’daki kitapçılarda 26 Euro’ya satılıyor. Yunan gazeteleri de Pamuk’un son kitabından övgü ile bahsettiler. İNGİLİZ Financial Times Gazetesi de Masumiye Müzesi’ni övdü. Ian Irvine imzalı yazıda, “Kitabın sonunda Kemal, Aşk için katlandığı onca ızdıraba rağmen mutlu bir hayat sürdüğünü ilan ediyor. Okuyucu bundan başka bir şey için yalvarabilir ama Pamuk, Kemal’in yüce ve trajik takıntısını sabırla gözlemleyerek, Lolita, Madame Bovary ve Anna Karenina’nın yanına yakışacak değerde bir Romantik aşkı yarattığı esere konu etmiş” denildi.
GÜNÜN AJANDASI
Modern zaman dervişinden davet
Çağdaş dans sanatçısı Ziya Azazi, “11 Dervish” adlı ve uluslararası Sahne sanatları alanında pek çok ödüle layık görülen eseriyle bu akşam Tiyatro Maan performans Sahnesi’nde olacak. Mevlevi dervişlerin dönüşlerini temel alarak oluşturduğu koreografileriyle çağdaş dans sanatına farklı bir yorum getiren Azazi eserinde, geleneksel “sufi dansını” zihinsel ve fiziksel sınırları zorlayıcı yönünü muhafaza ederek kişisel tarihçesi ile örtüşen estetik ve kinetik bir dile dönüştürüyor. Biletler 25-30 TL. Tel: 0212 245 25 06.
Büyük Selçuklu Mirası projesi
CUMHURBAŞKANLIĞININ himayesinde hazırlanan Büyük Selçuklu Mirası Projesi’yle, Türk milletinin kurduğu en önemli devletlerden birisi olan Büyük Selçuklu Devleti’ne ait günümüze ulaşan tüm eserler görsel olarak kayıt altına alınacak. Projenin belgesel yönetmeni ve fotoğraf sanatçısı İbrahim Dıvarcı konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Proje kapsamında Afganistan, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, İran, İsrail, Mısır, Özbekistan, Suriye, Türkmenistan, Türkiye ve Yemen ile özerk cumhuriyet olan Nahcıvan’daki Selçuklu Mimari eserlerinin son durumları tespit edilip fotoğrafları ve görüntülerinin çekilecek. Proji, 850 bin dolara malolacak. ? A.A
Avrupa’nın gözde kenti İstanbul
2010’da Avrupa’nın kültür başkenti olacak İstanbul üzerine Almanya’da peşpeşe kitap ve dergiler yayınlanıyor. Türkoloji Profesörü Klaus Kreiser’in “İstanbul” adlı kitabı C.H. Beck yayınevi tarafından piyasaya sürüldü. Kitapta, okuyucuya kentteki 15. yüzyıldan günümüze kadar uzanan kültürel Yaşam üzerine önemli bilgiler ediniyor. 320 sayfadan oluşan kitabın fiyatı 24.90 Euro. Kitabın Türkçe’ye çevrilip çevrilmeyeceği ise henüz bilinmiyor. ? MÜNİH
Atmasyon tiyatro oyunu
Ankara’daki Mavi Sahne’nin oyuncuları bu akşam sizi doğaçlama tiyatro yapmaya davet ediyor. Seyirciden aldıkları konuyla başayıp sonunun nereye varacağını hiç tahmin edemeyeceğiniz bir Oyun sergiliyorlar. Sedat Demirsoy’un yönettiği Tuluatmasyon adlı oyun bu akşam Mavi Sahne’de. Biletler 12-15 TL. Tel: 0312 426 26 29.
Nehar Tüblek başvuruları
ÜNLÜ Karikatür sanatçısı Nehar Tüblek adına Beşiktaş Belediyesi ve Karikatürcüler Derneği’nin birlikte düzenlediği 15. Nehar Tüblek Karikatür Yarışması’nın son katılım tarihi 5 Şubat 2010. “Komşularla sıfır sorun - Uluslararası, toplumlararası, insanlar arası ilişkilerde kalıcı barış için...” konulu yarışmada ödüller, Tüblek’in ölüm yıldönümü olan 6 Mart’ta anma töreniyle verilecek. Birinciye 3 bin, ikinciye 2.500, üçüncüye 1.800, mansiyona (3 adet) 1000, Onur ödülü olarak da 1.500 TL. verilecek.
Auschwitz’le Srebrenitza arasında Avrupa fikri

Wednesday, December 9, 2009

Her yerde fırtınalar koptu bir tek güzel ülkemiz hariç

Dünyanın en önemli organizasyonunda kazananlar yeniden değişti. Ralli parkurlarında efsanelerin sonu geldi. Fransız pilot Sebastien Loeb artık yarış kazanamaz duruma geldi ve kendisini bu durumdan kurtarmak için mavi boncuklar aramaya başladı. Hatta ralliyi bırakıp Formula 1 yapacağını bile söyledi. Ülkemizde ise suyun akışında bir değişiklik olmadı. Herkes ununu eleyip, eleğini duvara asmış gibi yoluna devam etti. Bu durum herhalde bu sporun ülkemizde sonunu getirecek veya getirdi bile.Bu Spor gerçekten de çok ilginç bir olay. Çok hızlı ve zamana çok çabuk ayak uyduruyor ve insanı gerçekten de fazlasıyla şaşırtıyor. Gazetemiz ara verdiği süre içinde de bu sporun hızına şaşırdım kaldım. Sizlerle beraber olmadığımız süre içinde çok önemli işler ve çok önemli değişiklikler oldu. Kendi adıma da çok ama çok önemli değişiklikler yaşadım. Ama bu sayfada sporun değişikliklerinden söz etmek gerektiği için kendi adıma yaşadığım değişiklikleri elbette sizlere anlatıp, sizlerin de kafasını bunlarla doldurmayacağım. Ancak iki günlük ayrılıkla bile telefonlarını kapatıp, bir Haber bile sormayanlara da selam olsun demek istiyorum. Sporda olan değişiklikler çok ama çok hızlı demiştim. Maalesef bunları ülkem için söylemediğimi hatırlatmak isterim. Ülkemizle ilgili yaşanmayan değişiklikleri yazının ilerleyen bölümlerinde anlatacağım ama böyle küçük bir başlangıç bilgisi vermek istedim. KAHRAMAN YOK SEYİRCİ YOKÜlkemizde motorsporları bıraktığımız yerden bile geride duruyor. Gelişmiyor ve her geçen gün biraz daha geriye gidiyor. Tamam kriz var diyecekler ama geçen sene ve ondan öncesinde de kriz yoktu.Yarışların tamamı bomboş tribünleri düzenleniyor. Kahraman isimler yaratılacağına var olanlara bile ilgi gösterilmiyor. Hala yarışacak ve hatta çok iyi yarışacak isimler boşta duruyor. Örneğin bir Volkan Işık, bir Ercan Kazaz, bir Serkan Yazıcı ve ismini buraya yazamayacağım kadar kalabalık bir kadro Türkiye’de ortada yok. Bu isimleri yeniden spora kazandırmaya çalışacağımız yerde, onların tecrübelerinden faydalanmamız gereken en önemli yerde onları adeta kapının dışına koyduk.Bu adamları artık yarıştıramıyor bunun için bütçe bulamıyorsak bile bırakalım onlar yarışlar düzenlesin. Cuplar yapsın, ralliler organize etsin. Bu sporu hep söylediğimiz gibi artık doymuş şehirler yerine başka yerlere taşısınlar. Onlara bölge yönetimlerinden destek sağlayarak, tesisler yapmalarına izin verelim. Okullar açalım, yeni yarışçılar yetişmesini sağlayalım. Bu sporun zengin sporu olmadığını, yetenekli gençlerin şampiyonluklar kazanabileceğini ispat edelim.Kahramanlar yaratalım, kitlelerin onların peşinden koşmasını sağlayalım. Artık ülke içinde şampiyonlar değil, dünyaya meydan okuyan isimler olmasını planlayalım. Bir Türk dünyaya bedeldir sözünü bu sporda da gerçek kılalım. Öncelikle tesis yapalım, yeni yarışlar yapalım, yarışları başka yerlere götürelim. Mardin de yakalanan başarı bize örnek olsun. Samsun’a gidelim, Erzurum’a gidelim, Muğla’ya gidelim. Ben kendi adıma ülkemin her yerinde düzenlenen yeni yarışlara gelmezsem namert olayım. Yapılması planlanan tesislere gidip elimde kazma ile çalışmazsam bunun hesabını benden sorun. YARIŞ YOK KONSER VARArtık şu İstanbul Park Pisti için ne olur birileri bir şeyler yapmaya başlasın. Heyecanını kaybeden, seyirci olmanın bile çok pahalı olduğu Formula 1’den gerekiyorsa kurtulalım. Bu yarışı düzenlemek için harcanan paralara bile bu pistte neler yaparız, hayal bile edemiyorum. Bırakalım diğer yarışlar gelsin. Motosiklet gelsin, WTCC gelsin, LeMans gelsin, diğerleri gelsin, hepsi gelsin. İstanbul Park’ın üzerinden şu ölü toprağı kalksın. En önemlisi ülkemiz artık bu pistten faydalansın. Pist ve diğer yarışlar düzenlensin. Tanıtımlar yapılsın. Planlandığı gibi düğünler, konserler yapılsın.Dünyanın her yerinde seyirci ilgisini artırmak için yarışlarla birlikte konserler düzenlenir, çeşitli gösteriler yapılır. Ama bu organizasyonların hepsi yarışın alt kadrosu olur. Bizde ise yarış olmadan pistte konserler düzenleniyor, dünyanın en önemli devleri yarışsız pistte konser veriyor, Sahne alıyor. Keşke bu konserler bir yarışla birleştirilebilseydi. O zaman kimse, özellikle Briatore seyirci yok bu ne biçim yarış deme cüretini bulamazdı. Bu insanların eline bu kozları vermezdik.Yarışla birlikte eğlenceli aktiviteler yapıldığında pistin nasıl seyirci ile dolduğunu da gördük. Bunun için birkaç yıl öncesine yani Seat Cup organizasyonlarına bakmak bile yeterli. Formula 1’i düzenlemek için verdiğimiz paranın karşılığında hiç kafanızı yormayın Madonna’ya, Metalica’ya, U2’ya bile İstanbul Park Pisti’nde üç gün üç gece konser verdirebiliriz. Pistimizi de artık yarışı bile izlemeye gelmeyen, pistimizin yöneticisi Ecclestone’un elinden kurtarırız. Artık yeter, birileri bizi duysun ve bu gidişe bir son versin. F1 PATRONLARI SIKTIFormula 1 dünyasında çok büyük çalkantılar yaşandı. Bu spora yön veren patronlar önce esti gürledi sonrasında ise süt dökmüş kediler gibi önlerine bakmaya başladı. Bırakırız, gideriz, artık olmayız dediler ama yine bu sporu izleyenleri kandırmaktan başka bir şey yapmadılar. Tam yeni oluşum bu kez gerçekten başlıyor derken hevesimiz kursağımızda kaldı. FIA Başkanı Max Mosley’in artık ben olmayacağım demesinin ardından hepsi yeniden yerlerine çekildi ve o fırtınalar kopartan adamlar kayboldu. Artık bu adamların yaptıklarına, söylediklerine kim inanır bilmiyorum ama en azından ben kendi adıma hiç inanmayacağım. Bütün heyecanını kaybeden bu sporun dirilmesi için FIA başkanlığı için adı anılan Jean Todt yeter mi bilmem. Ama bunun da yetmeyeceğini düşünüyorum. Formula 1’e yön verenler bile bence artık neye inandıklarını unuttular. LOEB BONCUK ARIYORFransız Sebastien Loeb Türkiye’de bir yarış düzenlenmesi için dualar etmeye başladı galiba. Buraya gelerek her yerini nazar boncuğu ile doldurmak istiyor. O biyonik adam gitti yerine yarış bitiremeyen ve sürekli kaza yapan birisi geldi. Sanki kurulmuş bir otomobille yarışıyor gibi tüm yarışları kazanan adam artık parkur üzerinde durmak yerine sürekli olarak yol dışına çıkıyor. Bozulmayan Otomobil unvanına sahip olan aracı sorunlarla boğuşuyor. Belki de Loeb de artık tüm seyircilerin olduğu gibi kendisi de yarışları kazanmaktan sıkıldı. Ben kendisine bir tane kocaman nazar boncuğu göndermeyi planlıyorum ama bunu da çokta isteyerek yapmayacağımı da söylüyorum. Rallinin yeni altın çocuğu ise Hirvonen oldu. Yakaladığı şansı değerlendiremeyen ve Fin pilotların adına bile leke süren Hirvonen sonunda toparlandı ve arka arkaya yarışlar kazanmaya başladı. Liderliği bile ele geçiren Hirvonen umarız bu çıkışını sürdürür ve sezonu şampiyon olarak tamamlar. Loeb de söylemeye başladığı gibi bu sporu bırakarak birazda Formula 1’dekilerin canını yakar.BİR TÜRK HAYAL EDİNSadece hayal etmenizi istiyorum. Bir Türk Formula 1’de ya da rallide ya da başka bir yarışta dünyaya meydan okuyor. Bunun en önemli ispatı Süreyya Ayhan olmalı. Tüm Türkiye olarak bu kızın yarışlarını izlemedik mi? Onun yaptığı antrenmanları bile takip etmedik mi? Yarışları Reyting rekorları kırmadı mı? Gazeteler onunla röportaj yapmak için yarışmadı mı? Gerçi onunda sonunu getirdik ama herkes onun koşuları ile ilgilenmedi mi? Aynı şeyi motorsporlarında yapmak bu kadar zor mu? Bir kahraman yaratmak ve onunla ülke olarak gurur duymak bu kadar mı zor? Vettel’in, Button’ın, Loeb’ün, Hirvonen’in karşısına aslan gibi bir Türk’ü çıkartmak bu kadar güç olabilir mi? Neden biz böyleyiz diye insan kendi kendisine soruyor. Bırakın bir kahraman yaratalım. Hatta birkaç tane yaratalım. Onun altına yarışacak iyi bir otomobil veremedikten sonra İstanbul Park’a sahip olsak ne olur. Ki buraya harcanan para ile onlarca sporcu yetiştirir ve onlarla gurur duyardık o da ayrı bir konu.
Her yerde fırtınalar koptu bir tek güzel ülkemiz hariç

Tuesday, December 8, 2009

Meclis locasında eylem

Meclis locasında Şehit yakını bayrak açtı... Polis müdahale etti. Şehit yakını polise direniyor.

Meclis Genel Kurulu’nda demokratik açılımla ilgili genel görüşmenin devam ettiği sıralarda Meclis iki gencin sloganlı eyleminin ardından bu kez de şehit annesi Pakize Aybaba’nın bayrak eylemine Sahne oldu. Genel Kurul’da ziyaretçi locasındayken Türk bayrağı açmaya çalışan şehit annesine polisler engel olurken, elindeki bayrağın alınması dolayısıyla da Pakize Akbaba uzun süre Meclis’ten çıkmamak için direndi. Polislerin uzun süren ikna çabaları işe yaramazken Akbaba “Benim Türk bayrağımı sakladınız, getirin bayrağımı istiyorum” diye bağırdı. Akbaba’yı CHP İzmir Milletvekilleri Ahmet Ersin ile Canan Arıtman Meclis’ten çıkması için ikna ederken Arıtman şehit annesinin kendisinin misafiri olduğunu söyledi. Şehit annesi Akbaba, polisler tarafından bir araçla Meclis’ten uzaklaştırıldı.Meclis Genel Kurulu’nda demokratik açılımla ilgili genel görüşme iki gencin sloganlı eyleminin ardından Şehit Anneleri Derneği Başkanı Pakize Akbaba ziyaretçi locasında Türk bayrağı açmaya çalıştı. Polisler tarafından engel olunan Akbaba daha sonra ziyaretçi locası girişine çıkarıldı.-POLİSLER UZUN SÜRE İKNA EDEMEDİ- Bayrak açmak isteyen şehit yakını polise direndi Video için tıklayınAkbaba’nın eylemi, ziyaretçi locası girişinde de devam etti. Türk bayrağının polisler tarafından elinden alınmasına tepki gösteren Akbaba, “Ben de saygı istiyorum. Hakkımdır gitmiyorum. O bayrağa benden çıkartamazsın. Kapıda topla, orada topla, PKK hep ortada, ben hareket edemiyorum. Boşuna mı gitti benim çocuğum? PKK’nın konuşma hakkı var benim yok. 'Sus' diyorlar susmuyorum. Ben diyorlar, PKK’ya hiç seslerini çıkartmıyorlar” diye bağırdı. Akbaba Meclis polislerine ayrıca “Ben anayım dayanamıyorum. Türk bayrağımı sakladınız, getirin, bayrağımı istiyorum. Bayrağımı verin gideyim” dediği de duyuldu. Polisler ise Akbaba’yı Meclis’ten çıkmak üzere uzun süre ikna edemedi.-ERSİN VE ARITMAN DEVREYE GİRDİ-Polislerin Akbaba’yı ikna etme çabası devam ederken devreye CHP İzmir Milletvekilleri Ahmet Ersin ile Canan Arıtman girdi. Ziyaretçi locası önündeki girişe ilk olarak CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin gelirken, Ersin ‘olayı öğrenmeye geldim’ dedi. Daha sonra şehit annesi Akbaba’nın olduğu yere çıkan Ersin’in ardından da CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman geldi. Akbaba CHP’li iki milletvekili ile birlikte polisler tarafından Meclis bahçesine çıkartıldı. Akbaba gazetecilere “O bayrak inmeyecek meclis korkmasın” dedi. Akbaba daha sonra polisler tarafından bir araca bindirilerek Meclis’ten uzaklaştırıldı.-ARITMAN: BENİM MİSAFİRİM-Akbaba ile birlikte Meclis bahçesine çıkan CHP’li Arıtman, gazetecilerin sorusu üzerine Akbaba’nın kendisinin misafiri olduğunu söyledi. Arıtman Akbaba’nın karakola götürülmeyeceğini belirtirken, sloganlı eylem yapan iki gencin de henüz Meclis’ten çıkarılmadığını ancak Kavaklıdere karakoluna götürüleceklerini bildirdi. Arıtman Emniyet amiriyle görüştüğünü ve kendisine ‘çocukların hırpalanmayacağı’nın söylendiğini de kaydetti.
Meclis locasında eylem