Showing posts with label Hindistan. Show all posts
Showing posts with label Hindistan. Show all posts

Thursday, December 31, 2009

2009 gelişmekte olan ülkelerin yılı oldu


Piyasalardaki algının değişmesiyle gelişmekte olan ülkelere odaklanan yatırım fonlarına ilgisi artan yatırımcılar, bu yıl bu fonlara 80.3 milyar dolar yatırdı. Ekonomik araştırmalar yürüten EPFR Global şirketinin rakamlarını inceleyen Financial Times (FT) gazetesi, yapılan bu yatırımın, verilerin toplanmaya başladığı 1997 yılından beri görülen en yüksek miktar olduğunun altını çizdi.

Aynı kurumun raporuna göre, yatırımcıların gelişmekte olan ülkelere fonlar aracılığı ile aktardığı kaynak 49.5 milyar dolar oldu.

Finans sektörüne yönelik araştırmalar yapan RBC Capital Markets kurumunun gelişmekte olan piyasalarda sorumlu strateji uzmanı Nigel Rendell, “2008’in sonunda büyük sıkıntılar yaşayan ve birçoğu batma tehlikesi yaşayan gelişmekte olan ekonomiler için bu oldukça önemli bir gelişme” değerlendirmesini yaptı.

BRIC ÜLKELERİ ÖNE ÇIKTI
Gelişmekte olan ülkelere yönelik ilgi bu şekilde artarken, dört büyük gelişmekte olan ülkenin oluşturduğu BRIC grubu yine aslan payını aldı. FT, BRIC ülkelerinin toplam yatırımın 60 milyar dolarlık kısmını kendilerine çektiklerini belirtti.

Büyük oranda BRIC ülkelerine odaklanan yatırım fonlarına 2009 yılında toplamda yaklaşık 39 milyar dolarlık kaynak girişi oldu.

Özel olarak Çin'e odaklanan fonlar 6.8 milyar dolarlık yatırım çekerken, bu miktar Brezilya fonları için 4.9 milyar, Hindistan için 3.1 milyar ve Rusya için ise 1.5 milyar düzeyinde gerçekleşti.

FONLARIN ALGISI DEĞİŞTİ
Bu ülkelere yapılan yatırımların bir diğer ilginç noktasını ise sadece gelişmiş ülkelerde işlem yapan bazı fonların da geçtiğimiz aylarda gözünü gelişmekte olan ülkelere dönmeye başlamasıyla görüldü.

RBC Capital Markets uzmanları, yatırımcıların Çin'in son yıllarda küresel ekonominin lokomotifi haline gelmesiyle bu ülkeye ilgisini arttığını belirtti. Aynı uzmanlar, gelişmiş ülkelerin önümüzdeki yıllarda gelişmekte olan ülkeler göre daha yavaş büyüceği beklentisinin, Çin ile aynı kategoride bulunan diğer ülkelere de ilgiyi artırdığına işaret etti.

PARA BİRİMLERİ DE DEĞERLENDİ
Bununla birlikte geçtiğimiz yıl bu ülkelerin para birimleri de güçlendi. Brezilya reali, ABD doları karşısında bu dönemde yüzde 25 değer kazanırken, Güney Afrika randının değer kazancı yüzde 22 oldu.

Ancak analistler buna rağmen, gelecek yıl için görünümün hâlâ belirsiz olduğunu belirtiyor. Bu görüşte olan analistlere göre ABD ekonomisinde 2010'da yaşanacak bir yavaşlama risk algılamasında sert bir değişime neden olabilir ve bu da gelişmekte olan ülkelerde satışı beraberinde getirebilir.

2009 gelişmekte olan ülkelerin yılı oldu

Wednesday, December 23, 2009

Belki de AB den vazgeçmeliyiz

BRÜKSEL - Avrupa Parlamentosu Liberal Grup Başkanı Guy Verhofstadt, AB'nin etkinlik yitirdiğini, önemli müzakerelerin yapıldığı masalardan dışlandığını, bu gidişle ekonomik ve siyasi çöküşün hızlanacağını belirterek, AB projesinden vazgeçmenin belki de "gerçekçi bir seçenek olacağını" ifade etti.
Belçika'nın eski Başbakanı ve AB'nin saygın isimlerinden biri olarak tanınan Verhofstadt, yüksek tirajlı "Le Soir" gazetesinde kaleme aldığı makalede ağır ifade ve uyarılara yer verdi.
Verhofstadt, gazetenin birinci sayfadan ve manşetten yansıttığı yazıda, Kopenhag'da yapılan "başarısız çevre zirvesi"nden hareketle söz konusu zirvede karar alınan masada ABD, Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika'nın bulunduğunu, bu durumun çok "anlamlı" olduğunu, "yeni bir imparatorluklar çağının başladığını" anlattı.
"AB, Kopenhag'da, müzakere ve karar masalarına davet edilmedi. Fransa, Almanya, İngiltere veya bir tek AB ülkesi de büyüklerin masasında yoktu" diyen ve bunun "şoke edici" olduğunu vurgulayan Verhofstadt, "Sıkı durun. Yeni imparatorlar sadece ekonomik güçle yetinmeyecekler, Askeri güce hakim olmanın yollarını da arayacaklar, istedikleri çatışmalara müdahale edip, istedikleri mutabakatlara birlikte ulaşacaklar" dedi.
Eskiden, AB'nin dışlanacağını ve karar mekanizması dışında bırakılacağını söyleyenlerin "saf bir kötümserlikle" suçlanabileceğini, oysa bunun bugün bir "gerçek" olduğunu belirten Verhofstadt, "Artık büyük güçler AB'yi dinlemiyor. Bu şekilde uykumuzdan uyanmak zor iş" ifadesini kullandı.
AB Dünyanın İSVİÇRE'Sİ OLUR"Bu durumda her şeyden vazgeçmek zamanı geldiği sorgulanabilir, belki bu en gerçekçi seçenektir" diyen Guy Verhofstadt, bunun "tehlikeli bir seçenek" de olacağını, büyük güçlerin Avrupa ülkelerine fikir sormadan karar vermelerine tamamen yeşil ışık yakmak anlamına geleceğini, AB'nin, "dünyanın İsviçresi" haline geleceğini anlattı.
"Henüz bu aşamada değiliz ama Kopenhag çok ciddi bir uyarıdır, hayallerimizi yıkmıştır" diyen Verhofstadt, bu gidişle küresel düzende AB'nin ekonomik ve siyasi açıdan da "tepe taklak" düşeceğini, bunu engellemek için, hiç vakit kaybetmeden, birlikte ve daha iyi çalışmak gerektiğini ifade etti.
Belki de AB'den vazgeçmeliyiz

Çevre başlığı neden bu kadar zor?

İSTANBUL - Türkiye ile AB arasında yılın son haftalarında önemli bir adım atıldı ve "çevre" başlığı müzakerelere açıldı. Böylece Türkiye toplam 33 fasıldan 12'sinde müzakereleri başlatmış oldu. Ancak çevre başlığı, "açılması kolay, kapatılması zor" bir başlık olarak nitelendiriliyor. Bu tanımlamanın nedenlerini ve çevre başlığında Türkiye'yi bekleyen zorlukları Bahçeşehir Üniversitesi Avrupa Birliği bölüm başkanı Dr. Cengiz Aktar ntvmsnbc'ye değerlendirdi.
Dr. Cengiz Aktar'a göre bu başlığın müzakereye açılması bile kolay olmadı. Ancak İsveç, dönem başkanlığı esnasında en azından bir başlığın açılması konusunda çok ısrarlı olduğu için bu başlık müzakerelere açıldı.
Çevre başlığındaki müzakereler "zorlu" olarak nitelendiriliyor, çünkü Türkiye'nin çevre karnesinde birçok zayıf var ve varolan düzenlemeleri AB ile uyumlu hale getirmek 60 milyar Euro'ya yakın bir yatırım yapmak gerekli.
HİDROELEKTRİK SANTRAL ÇEVRE DOSTU SANILIYORÇevre başlığına en zor başlık denmesinin sebebini ise Dr. Cengiz Aktar şöyle açıklıyor:
"Bir kere Türkiye’nin dişe dokunur, ciddiye alınacak bir çevre politikası yok. en büyük zorluk bu. Günü gününe belirlenen ve vahim temel yanlışlarla yürüyen bir Politika var. Mesela Türkiye’de hidroelektrik santrallerin çevre dostu olduğu zannediliyor. Bunu üstelik Çevre Bakanlığı savunuyor. Elektrik üretimi için kömürle işleyen santrallerin çevreye zarar vermediği düşünülüyor. Dünyada kabul görmüş çevre koruma normlarıyla alakası olmayan bir çevre yaklaşımı var Türkiye’de. En büyük zorluk bu. Kömür ve hidroelektrik santrallerde yoğunlaşan bir enerji politikası, bugün dünyada kabul görmüş çevre koruma normlarına tamamen aykırıdır.
SURİYE VE Irak İLE ORTAK YÖNETİM OLACAKTabii bu enerji kısmı. Onun dışında atık sorunu ve barajlar sorunu var genel anlamda. Türkiye'de modası geçmiş, büyük baraj anlayışı var. Halbuki bunlar bio-çeşitliliğe ölümcül darbeler vuruyor. Sınıraşan sular sorunu var. AB ile müzakereler neticesinde Türkiye’nin sınıraşan sular yönetimi ortak olacak. Çünkü AB, bizim sağlamadığımız "Sınıraşan Su Yolları Kullanımı ve Korunmasına İlişkin BM Sözleşmesi"ne atıfta bulunuyor. Dolayısıyla Türkiye’de bu sözleşmelere dahil edildiğinde, Fırat ve Dicle suyunun Suriye ve Irak’la ortak yönetilmesi gündeme gelecektir. Bu iyi birşey aslında. Çünkü “kaynak bende” nasılsa diye istediğin şeyi yapmanı engelliyor.
AB İLE TÜRKİYE'NİN GÜDÜK MEVZUATI ARASINDA ÇOK FARK VARBütün bu konulara baktığınızda, AB’nin çok gelişmiş, çok mütekamil olan çevre mevzuatı ile Türkiye’nin güdük, iptidai ve temel hatalar içeren çevre mevzuatı arasında gece ve gündüz gibi bir fark var. O yüzden çevre çok zor bir başlık. Türkiye’nin yaklaşımını değiştirmesi gerekecek.
DÖNÜŞÜMÜN MALİYETİ EN AZ 60 MİLYAR EURO Çevre konusundaki politikaların, özellikle de sanayi atıklarının yönetimi konusundaki değişimi sağlayacak politikaların yüksek maliyetli olduğu biliniyor.
.QuotesWrapper {} .QuotesUp { background-image:url(http://media.ntvmsnbc.com/i/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/SectionsThumbnails-TSM-Colorbox/Z_Common/BalloonUp.jpg); background-repeat:no-repeat; height:20px; } .QuotesDown { background-image:url(http://media4.ntvmsnbc.com/i/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/SectionsThumbnails-TSM-Colorbox/Z_Common/BalloonDown.jpg); background-repeat:no-repeat; height:32px; } .QuotesContent { font-family:Arial, Helvetica, sans-serif; font-size:12px; margin:0 10px 0 15px; width:220px; line-height:17px; } .QuotesContainer { background-image:url(http://media2.ntvmsnbc.com/i/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/SectionsThumbnails-TSM-Colorbox/Z_Common/BalloonBorder.jpg); background-repeat:repeat-y; width:245px; } .Quotes1 { margin:0 0 10px 15px; } .Quotes2 { margin:0 0 10px 200px; } .QuotesHeader { color:#7c7c7c; text-align:right; width:245px; font-family:Arial, Helvetica, sans-serif; font-size:12px; font-weight:bold; margin-top:10px; } AB’nin çok gelişmiş çevre mevzuatı ile Türkiye’nin güdük, iptidai ve temel hatalar içeren çevre mevzuatı arasında, gece ve gündüz gibi bir fark var. Cengiz Aktar
Yapılan araştırmalara göre, 60 milyar Euro’luk bir bütçe gerektiriyor bu dönüşümü sağlamak. Ancak bunun dışında Türkiye bu konuyla ilgili etki analizini hala yapmadı. Yani, "Çevre mevzuatımı AB ile uyumlu hale getirdiğimde, bunun sanayiye yükü ne olacaktır?" Bu soru henüz araştırılmadı. Bu dönüşümün sanayiye neye mal olacağını bilmiyoruz. Bunun yapılması şart.
'ÇİN VE Hindistan İLE REKABETİ ETKİLER' DENECEKAma bu dönüşümün yapılmasında şöyle bir sorun var; Fransa gibi ülkeler Türkiye’ye, ‘Hiçbir zaman üye olamayacaksınız’ diyor. O zaman da "Hiçbir zaman AB'ye üye olamayacak olan Türkiye’nin, bu çok maliyetli politikayı uygulaması ne kadar anlamlı?” sorusu sorulacak. Tabii ki çevreyi kirletmek, çevreye zarar vermek prensipte iyi birşey değil. Bunun altını çizmek lazım. Ancak, çevre ile ilgili bu düzenlemelerin Çin ve Hindistan gibi ülkelerle rekabeti olumsuz etkileyeceği iddia edilecektir.
Çevre başlığı neden bu kadar zor?

Saturday, December 19, 2009

Kriz aslında ‘Büyük İstikrar dönemi yarattı


Dergi tarafından yayımlanan Haber analizde İkinci Dünya Savaşından bu yana yaşanan en “Büyük Durgunluk” olarak gösterilen küresel krizin, “Büyük İstikrar” adını alabileceği ve 2009’un sadece üretimin inanılmaz düşüşü ile değil, kriz felaketinin önlenmesi ile de çok farklı bir yere sahip olduğuna dikkat çekildi.
The Economist krizin ilk sinyallerini 12 ay önce Lehman Brothers’ın iflasını açıklaması ile Finans piyasalarında yaşanan panik ile gösterdiğini, bir anda küresel sanayi üretimi, dış Ticaret ve ekonomik faaliyetlerin 1930’ların Büyük Buhran dönemine dönüşe işaret ettiğini vurguladı.
Yeni ekonomik krizin aylar içinde köklendiğine dikkat çeken The Economist, gelişmekte olan büyük ekonomilerin en erken ve hızlı toparlanan kesimi temsil ettiğini belirtti. Çin’in üretimde yavaşladığı ancak büyümesini kesmeyerek ikinci çeyrekte yüzde 17 büyüme gösterdiği, sene ortasında ise İngiltere ve İspanya dışında tüm zengin ülkelerin tekrar ekonomik büyüme göstermeye başladığı ifade edildi.
The Economist, dünya genelinin gelişmekte olan yoğun nüfusa sahip Çin, Hindistan ve Endonezya gibi ülkelerin direnci ile dünyanın1991’deki krizden daha kötüsünü yaşamaktan kurtulduğunu ileri sürdü. Krizin sonucunun kaçınılmaz olmadığı ileri sürülürken, sonucun, tarihteki en büyük, en geniş çaplı ve en hızlı hükümet tepkisinin ürünü olduğu da dikkat çekilen diğer bir nokta oldu.
Bu dönemde, iflas etmekte olan bankalar trilyonlarca dolarlık kamu kaynağı ve garantileri ile korundu, merkez bankaları -büyük olanlar bilançolarını hızlıca genişleterek- faiz oranları üzerinde büyük indirimlere gitti ve dünya çapında hükümetlerin mali teşvikleri hemen uygulamaya koydu.
Analizde, krize karşı gösterilen bu tepkilerin olmaması durumunda Büyük Durgunluk’un, Buhran’a dönüşebileceğine işaret edildi.
İSTİKRAR VAR AMA KIRILGANAnalizde bugün elde edilen istikrarın çok kırılgan olduğu da vurgulanırken, buna neden olarak küresel talebin halen devlet desteğine dayalı olması ve kamu yardımlarının eski sorunları ön plana çıkarırken yeni istikrarsızlık kaynakları yaratması gösterildi.
Economist, büyümenin hükümetlerin cebinden çıkan para sayesinde gerçekleştiğini belirtirken, gelişmekte olan büyük ekonomilerde hızlı bir toparlanma yaşandığı, zengin Dünyanın geri kalanında ise gerilemeye geri dönecek zayıf bir toparlanma görüldüğü ifade edildi.
Analizde ayrıca zengin ülkelerin kamu borcu bikrimi arttıkça, borç almakta daha fazla zorlanacakları, daha iyi durumdaki ekonomiler ile aradaki farkın belirginleşeceği ileri sürüldü.
Gelişmekte olan büyük ekonomiler ise varlık balonları ve hükümetlerin finansal kıstasları çok uzun süre aynı tutmak istemeleri veya buna zorlanmaları yüzünden tam tersi bir sorun ile karşı karşıya olduklarına dikkat çekildi.
The Economist, dünya ekonomisinin Büyük İstikrar konumundan güçlü bir düzene geçebilmesinin yolunun uzlaşmazlıklarda orta nokta bulunması olarak belirtti. Dergi, bu kapsamda Çin’in yuan’ı daha güçlü kılarak ekonomisini dengelemesi ve yükselen piyasalar üzerindeki baskıyı azaltmasının kendini gösteren bir hamle olduğu da vurguladı.
Kriz aslında ‘Büyük İstikrar’ dönemi yarattı

Monday, December 14, 2009

Bloomberg - 14 Aralık


BLOOMBERG
--Abu Dabi, Dubai'yi 10 milyar dolarla kurtardı, Nakheel borcunu ödeyebilecek
Abu Dabi, finansal yükümlülüklerini yerine getirebilmesi için Dubai'yi 10 milyar dolar değerinde kaynak sağladı. Sağlanan kaynak ile bugün vadesi dolan Dubai World'ün iştiraklerinden Nakheel şirketinin 4.1 milyar dolar değerindeki borcu da karşılanacak.

--Süt fiyatlarında 2010'da yüzde 39 artış bekleniyor
Pirinçten, süte kadar Gıda üretiminde yaşanan düşüş yatırımcılar dışındaki herkes için kötü haber. Yapılan açıklamalar, Hindistan'daki üretim kıtlığı ve Filipinlerdeki ithalat nedeniyle pirincin fiyatında yüzde 63 oranında bir artış öngörüldüğünü ortaya çıkardı. Bunun yanı sıra ABD yönetimi de yağsız sütün önümüzdeki seneki fiyatında yüzde 39 artış beklerken, JPMorgan Chase şekerin fiyatında yüzde 25 oranında yükseliş olacağını tahmin etti.

--Citigroup TARP geri ödemesinde anlaşmaya yakın
Konuya yakın kaynakların verdiği bilgiye göre; Citigroup'un ABD yönetiminin geçen sene uygulamaya koyduğu Sorunlu Varlıkları Kurtarma Programı (TARP) kapsamında aldığı kaynağın 20 milyar dolarlık kısmını ödeyip, yönetim tarafından ikramiye ve tazminatlara getirilen kısıtlamalardan kurtulmak için ABD Hazinesi ve düzenleyici kurumlarla anlaşmaya yakın görünüyor.
Bloomberg - 14 Aralık

Saturday, December 12, 2009

Tekstil ürünlerinde büyük tehlike

BURSA'da açıklama yapan Tüketicileri Koruma Derneği (TÜKDER) Genel Başkanı Fikri Karagöz, Tekstil ürünleri üzerindeki en büyük tehlikenin üretim, tüketim aşamasında yeterince denetlenmediği için kanserojen etkili azo boyar maddelerinin ağır metal ve kimyasalların kullanılması olduğunu söyledi. Türkiye'nin Gümrük Birliği'ne girmesi ile 1995 yılında azo boyar maddelerinin yasaklandığını hatırlatan Karagöz, “Dünyada üretilen kumaşta 30 ppm'e kadar azo boyar madde kullanılması serbest olması nedeniyle Türkiye'de ancak ithalatta 30 ppm azo boyar maddeyi serbest bırakmıştır. İç piyasada yapılan denetimlerde 3000 ppm azo boyar madde içeren kumaşlara rastlandığını, uzmanlar bu kumaşa dokunmanın bile insanı kanser yapacağını belirtmektedir” diye konuştu.Çin, Hindistan, Bangladeş ve Nepal gibi Uzakdoğu'dan gelen ürünlerde yüksek miktarda azo boyar maddelerinin bulunduğunu söyleyen Karagöz, şöyle devam etti:“İthalatçı firmaların bu konuda hassasiyet göstermelerini yüksek miktarda azo boyar madde içeren ürünler ithal edip Türk halkının sağlığı ile oynamamalarını istiyoruz. Avrupa ülkelerinde azo boyar maddelerinin dışında birçok kimyasalların kullanılması yasaklandığı halde Türkiye’de hala kullanımının serbest olan ve kanserojen etki yapan kimyasallar kullanılmaktadır. Bu ürünler arasında en tehlikelisi nikel ve pestisitlerdir.”Nikelin giysilerin düğme yapımında kullanıldığına değinen Karagöz, özellikle bebek giysilerinde kullanılan düğmelerin nikel olmamasına dikkat çekti. Bebeklerin ağız yoluyla düğmelere temas edebileceğini kaydeden Karagöz, “Pestisitler üretim ve terbiye aşamasında kumaşa geçen zehirli maddelerdir. Bu maddeler kanserojen etki yapıyor. Bugün Çin’den, Hindistan'dan gelen iç piyasada üretilen kaçak, denetimsizlik yüzünden kanserojen maddeler ile üretilmiş, üzerimizi boyayan ve renk veren ürünler ile boğuluyoruz. Bu ürünlerdeki kanserojen maddeler terleme yoluyla vücudumuza girerek DNA üzerinde etkili oluyor. Kanser olmamıza sebebiyet veriyor” diye konuştu.EKO-TEKS BELGESİ OLMAYAN ÜRÜNLER YASAKLANSINTekstil merkezi olan Bursa'da hiçbir denetim mekanizması olmadığını kaydeden Karagöz, şunları söyledi:“TÜBİTAK Test ve Analiz Merkezi'nin (BUTAL) Bursa'da olması kent için bir şanstır. Bu şansı iyi değerlendirip resmi kurumlar ya da mesleki örgütlerce acilen tekstil ürünleri denetim merkezi oluşturulmalıdır. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı. Tekstil ürünleri üretim aşamasında denetlenmeli. Eko- Teks belgesi olmayan tekstil ürünlerinin üretim ve satışı yasaklanmalı. Tüketicilerimiz aldığı giysilerin üzerini boyaması ya da renk vermesi sonucu Alerji, egzama ya da başka rahatsızlıkların meydana gelmesi durumunda bize başvurabilirler. Bu firmayı basın yayın yoluyla kamuoyuna duyuracağız, gerekirse dava açacağız.”


Tekstil ürünlerinde büyük tehlike

İslami finans da yara almaya başladı


Financial Times’da “Islamic finance suffers growing pains (İslami Finans artan sıkıntılardan yara alıyor) başlığıyla yayımlanan Haber analizde, İslami finans kuruluşlarının küresel ekonomik durgunluktan diğer kuruluşlar kadar etkilendiği belirtildi.
Haber analizde ayrıca, Dubai’deki sıkıntıların İslami finans sektörüne yönelik endişelerin artmasına neden olduğuna da dikkat çekildi.
Son zamanlarda borç sorunuyla boğuşan Dubai, sukuk olarak bilinen İslami tahvillerin en aktif ihraççılarından biri olduğundan İslami bankaların emirlikteki yatırımlarının finansmanı, geçtiğimiz iki hafta içinde fazlasıyla arttı.
Öte yandan, kredi derecelendirme kuruluşları sıkıntılar sonrası performansı düşen birçok islami bankanın notlarını düşürdü.
TEK SIKINTI SUKUK DEĞİL
İslami finans sektörüne yönelik artan endişelerin bir diğer nedeni de Gayrimenkul sektöründeki yatırımlar.
İşlemlerin faizsiz olarak yapılma zorunluluğu bankaların riskli yatırımlardan uzak durmasına neden oldu. Yatırımlarının büyük bir kısmını gayrimenkul sektörüne yapan İslami bankalar, Dubai’de gayrimenkul krizinin baş göstermesiyle sıkıntı yaşamaya başladı.
İslami yatırım şirketi Fajr Capital’in CEO’su Iqbal Khan, “Krizler gerçekleştiği sektöre yatırım yapan bütün finans kuruluşlarını etkiler. İslami olup olmamasının bir önemi yok” yorumunu yaptı.
Analize göre, İslami borç piyasasındaki iyileşme, geleneksel tahvillerle kıyaslandığında bir hayli geride kaldı. Bununla birlikte sektörde, tahvillerin şeriat kurallarına göre ihraç edilip edilmediği tartışması da baş gösterdi.
ŞERİAT KURALLARINA UYGUNLUK TARTIŞILIYOR
Şeriat kurallarına göre hareket etmeye odaklanma yalnızca sukuk piyasası etkilemedi. İslami bankacılık sektöründe uluslararası murabaha olarak bilinen ve atıl fonları değerlendirmek için kullanılan finans aracı tavarruk da bu tartışmadan nasibini aldı.
Tavarruk, müşterilerin bir İslami bankadan, ödemesini sonra yapma sözüyle emtia satın alıp, sonrasında bu emtiyayı hemen bankaya daha düşük bir fiyatla satarak şeriat kurallarına uygun olarak nakit sağlaması olarak biliniyor.
Haber analizde, bu enstrümana yönelik tartışmaların, borçlanmanın şeriat kanunlarına uygun olmamasından kaynaklandığına dikkat çekildi.
SIKINTILAR TALEBİN ÖNÜNE GEÇMEDİ
Analizde, sektör içinden bazı isimlerin Modern finansı dini kurallarla bağdaştırmaya çalışan İslami finansta her zaman anlaşmazlıklar yaşanacağını söylediğine de işaret edildi.
Uzmanlar, şeriat kanunlara uygunluk tartışmalarının ve finansal krizin İslami finans hizmetlerine olan talebin etkilemediğini söylerken, bankacıların özellikle henüz çok fazla yatırımın yapılmayan Mısır, Pakistan, Hindistan ve Endonezya gibi ülkelere yönelmek istedikleri biliniyor.

İslami finans da yara almaya başladı